18 Aralık 2012 Salı

Yönetmen, Komedyen, Müzisyen, Aktör: Julian Smith adlı bir Youtube Sansasyonu

Boş zamanlarımda tembel hissederken, vakit geçirmek için Youtube'da çürümek yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biri. Arama sekmesine rastgele girilen bir şeyden çıkanlar arasından ya da izlediğimiz bir şeyin yanındaki öneriler sütununda hazineler bulunabiliyor bazen.
Her ne kadar kendisi bir Youtube hazinesi olsa da, Julian Smith'le tanışmam böyle olmamıştı. Facebook'a yeni katıldığım 2009 senesinde herkesin paylaştığı bir video vardı, bilmem hatırlar mısınız, "25 Things I hate about Facebook" diye. Bu videoda genç adamın teki, Facebook hakkındaki son derece haklı gözlemlerini eğlenceli bir dille iğneliyordu.

Sizi bilmem ama, ben bir şey beğendim mi nereden geldiğine bakarım. Kendi yazdığı ve yönettiği (genelde de başrolünde oynadığı) başka birkaç video daha çok hoşuma gidince, kendisini o zamandan itibaren takibe aldım. Smith daha o zamandan komedi ve yönetmenlik dalında Youtube listelerinde üst sıralarda yer alıyordu zaten. Videolarını takip etmeye başladığımda,  "Awkward Moments" adını verdiği (artık bulunmaları nitekim daha zor olan) skeç serisi yapıyordu. Yıllar içinde daha müzik bazlı bir yola saptı, subscriber sayısını arttırmak için kaçırılmasını konu alan kısa bir dizi bile yaptı. Gittikçe ününe ün kattı, yaptığı skeçlerde konuk oyuncuları ağırlamaya başladı. Hatta bir videosunda elinde gitarıyla Jason Cameron'a yazdığı o acayip şarkılardan birini bile söyledi. Ha, şu arabanın orasına burasına vurarak müzik yaptıkları yeni bir reklam var ya, evet o birkaç sene önce yapmıştı.

Julian yaptığı her videonun sonunda "I made this for you." diyedursun, ben de uzun zamandır yapamadığı bir sonraki skeci merakla beklerken sevdiğim videolarından bir seçme yayınlayayım dedim.
İyi seyirler!

Kendisini gördüğüm ilk şey olduğundan, önce bunu koyayım dedim


Bu video anlatılmaz, yaşanır :D

I made this for you lafının çıkış noktası

Bu videoda Julian'ın alter egosu olan Jeffery Dallas'la da tanışmış oluyoruz


Jeffery'nin akılda kalıcı şarkı yazmadaki hüneri...


Google'lamak üzerine...

80'lere "enfes" bir yolculuk

Günümüz ilişkileri üzerine


Son olarak, James Cameron's my BFF

The Hobbit: Geçmise Beklenmedik bir Macera



The Hobbit'i pazar akşamının son seansında gittim izledim. 3D olayına acayip kıl olmama rağmen bu filmi sinemada görmezsem kahrımdan depresyona gireceğimi bildiğimden paraya kıydım. Salonun iyi bir yerinde olduğuna dair tartışmaya pek mahal vermeyen bir noktaya bilet aldım, gözlükleri takındım. Orta Dünya’ya 9 sene sonra tekrar uğradım. The Lord of the Rings serisinden o tanıdık Shire müziğini tekrar duyunca, insan bir duygusallaşıyor, eski anılar canlanıyor. Son filmi gördüğüm altıncı sınıftaki halime geri döndüm sanki. (The Return of the King fazla uzun olduğundan iki ara vardı ve ikinci arada filme karşı duygularımı fazla sesli dışavurduğumdan başka bir yere oturmam istenmişti.) Tam bir sene sonra çıkacak olan ikinci filmde de aynı şeyler olur mu bilemem ama, hayatının böyle belli bir bölümünü kapsayan şeylere karşı insanın sevgisi bir başka oluyor gerçekten.
Öncelikle, filmi başarılı bulduğumu söyleyeyim (sürpriz, sürpriz). LOTR serisi gibi The Hobbit'in de yönetmeni ve yapımcısı olan Peter Jackson, gerçekten işini biliyor. Başta 300 küsür sayfalık bir kitabı üç filme çevirdiği için sevinmekle beraber kendisine "paracı paracı paracı" gözüyle bakıyordum ama filmi izledikten sonra hak verdim. The Hobbit'ten üç uzun metrajlı film rahat çıkarmış.

  
Film, asıl hikayenin 100 küsür sayfasını kapsadığından filmde yeterince bir şey olmayacağını düşünür insan değil mi, ama değil işte. Ben o 169 dakikanın her saniyesinde eğlenmeyi başardım. (Tamam belki günler boyu dağları tepeleri aştıklarını göstermek için pek çok farklı kamera açısından yapılmış olan dış çekimler biraz fazlaydı ama yine de...) Ayrıca Elijah Wood'un cast'a katılmasına sebep olanlarla beraber kitapta olmayıp da filmin senaryosuna eklenmiş sahneler hikayenin yapısını bozmayıp, aksine hikayeyi güçlendirici rol oynamış. Diyorum ya, adam işini iyi biliyor.

Bu arada, Bilbo Baggins'in gençliğini canlandıran Martin Freeman çok çok doğru bir seçim olmuş bence. Kendisini Dr. Watson olarak seviyordum, ama Bilbo olarak gönlümde taht kurdu resmen. Onun dışında, Cüceler Prensi Thorin olarak (ironik bir şekilde kendisi aslında 1.88 boyundaymış) Richard Armitage da son derece başarılıydı. Ama benim favorilerim Aiden Turner ve James Nesbitt'in canlandırdığı Kili ve nedense Anthony Kiedis'in yandan yemişi olduğunu iddia ettiğim Bofur adlı cüceler oldu. Hem Gandalf, hem Magneto olarak zaten "awesomeness" derecesini zorlayan Ian McKellan ve o pörtlek mavi gözlerindeki obsesif hobbitimsiyi nerede olsa göreceğimiz Andy Serkis'ten bahsetmiyorum bile.




The Hobbit kitabının tamamını okumamış olmakla beraber, filmi nerede kesmeyi bildiği için Peter Jackson'ı tebrik ediyorum zira tam kaldığım noktada bitti film. Ben de keşke önceden tüm kitabı bitirseydim diye üzülmek zorunda kalmadım.

 The Hobbit'i bu kadar çok beğenmemin sebebi yalnızca LOTR prequel'ı ya da fantastik bir hikayesi olması ya da film boyunca benden kısa olduğunu bildiğim karakterleri izleyebilmem değil. Aynı zamanda bana bir bütünlük hissi de verebilmesi. Milyonlarca kişiyle birlikte aynı şeyi sevdiğini bilmek nedense o şeyi daha da bir güzel yapıyor. Bir kitap ve film serisinin art arda neredeyse 3 jenerasyonu etkileyebilecek bir güce sahip olması, gerçekten inanılmaz bir şey.
 

O yüzden size de Çıkın Çıkmazı'nda başlayan bu epik maceraya bir an önce katılmanızı öneriyorum. İşte ama sonra bir sene nasıl bekleyeceğiz bir sonraki filmi falan derseniz, bunun daha extended Bluray version'ı çıkacak, bir sonraki yeni yıla kadar götürür bizi o.





5 Aralık 2012 Çarşamba

United States of Tara

Akıbetini araştırmadan izlemeye başladığım, acayip sevdiğim ve sonunda iptal edildiğini öğrenerek sinir olduğum dizilere biri daha eklendi... 2009 yılında Showtime tarafından yayına giren ve 2011'de üçüncü sezonunu tamamladıktan sonra iptal edilerek televizyona veda eden United States of Tara, son derece başarılı olmasına rağmen reytinglerin azizliğine uğrayan dizilerden bir tanesi. 

Görünüşte son derece normal bir orta sınıf Amerikan ailede genç bir anne olan Tara'yı ve onun ailesini konu alıyor United States of Tara. Ne yapmak istediğine karar veremeyen uçarı kızı, gay olduğunu yeni yeni fark eden ergen oğlu ve peyzaj düzenleyicisi kocası ile ilk bakışta mutlu mesut yaşadığını düşündüğümüz Tara'yı diğer annelerden farklı kılan ve bizi ekrana kitleyen şey ise, onun DID (Dissociative Identity Disorder) adı verilen çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip olması.

(Soldan başlayarak) Buck, Alice, Tara ve T.


                                                  
Son derece komik ve aynı zamanda acayip durumlara tanık olduğumuz dizinin konusu, Tara'nın uzun bir süre sonra kendisini "salya akıtan bir bitkiye" çeviren hapları kullanmayı bırakmasıyla başlıyor. Bölüm bölüm Tara'nın yıllar önce yaşadığı bir travma sonucu oluşturduğu farklı kişilikleri tanımaya başlıyoruz ki bunlar, 1950'lerde yaşayan kontrol manyağı bir ev hanımını (Alice), 16 yaşında ağzı bozuk bir genç kızı (T.) ve motor kullanıp av tüfeği taşıyan bir savaş gazisini (Buck) kapsıyor. Birinci sezonda bu alt kişilikler üzerine yoğunlaşılsa da ikinci ve üçüncü sezonda son derece acayip ve yer yer endişe verici şeyler de gerçekleşmiyor değil. Yaşadığı travmayı ve ne zaman bu kişiliklerin ortaya çıktığını hatırlayamayan ve kaybettiği zamanların sebebini öğrenmek isteyen Tara'nın başına ne geleceğini merak ediyor, bir yandan da çoğu kişi tarafından 'deli' olarak hitap edilecek bir anneye veya eşe sahip olmanın günlük hayatta yol açabileceği zorlukları da görüyoruz. 

Burada söylemeliyim ki, Tara rolünü üstlenen Toni Colette'in oyunculuğu da burada çok önemli bir rol alıyor. Velvet Goldmine (1998) ve Little Miss Sunshine'da (2006) takdir ederek izlemiştim ama burada diziyi izlenebilir kılan şeylerin en başlarında geldiğini söylemek abartmak olmaz kesinlikle. Aldığı Emmy ve Golden Globe ödülleriyle de dizinin başarısına başarı katan Toni Colette'in bundan sonra ne yapacağını da merak etmekteyim. Dizinin izlenmeme sebebi neydi diye soracak olursanız, beni geçiyor vallahi. Ben çok zevk alarak kısa sürede 3 sezonu da bitirdim, zaten her bölümü 25-30 dakika arasında değişen ve sezon başına 12 bölümcük olan Tara'yı izlemekte ne gibi bir zorluk çekilebileceğini gerçekten aklım almamakta. (Yani, dizide kullanılan müzikler bile çok güzel, sorun neydi???!)

Dizinin Emmy kazanan açılış jeneriği

Yapımcılığını Steven Spielberg'ün ve senaristliğini de Diablo Cody'nin (en iyi orjinal senaryo dalında Juno'yla Oscar kazanmıştı kendisi hatırlarsanız) üstlendiği United States of Tara, sonunu göremediğimiz diziler kervanına haksız yere katılmış bir örnek daha. Televizyondaki çoğu şeyden çok daha ilginç ve akıllıca bir yapım olmasına ve uyumlu bir oyuncu kadrosuna sahip olmasına rağmen Tara'nın (aynı zamanda Alice, T. ve Buck'ın) hikayesinin nasıl bağlanacağını göremeyecek olmak, büyük bir üzüntü gerçekten.


22 Kasım 2012 Perşembe

Dumb Ways to Die - Saymak için çok fazla!


Metro Trains kuruluşunun bilinçlendirme amaçlı yayınladığı internet sansasyonu olan müzik videosu Dumb Ways to Die, bana bazen ne kadar şanslı olduğumu hatırlattı. Bu acayip karakterlerin ölmesine sebep olan şeylerin bir-ikisini bazen denediğim şeyin şapşallık düzeyini farketmeden yapmış olduğumdan, videoyu izlerken farkına vardım:  iskelete dönmüş bir şekilde dans ediyor ve şarkıya eşlik ediyor olabilirdim.



Ama yılanlı kısım bana yılanlara karşı duyduğum ilgiyi hor görüyormuş gibi geldiğinden videoya tamamen objektif olarak yaklaşamamış olabilirim. Tekrar düşününce, belki de evcil hayvan olarak bir yılan almamı hoş bulmayacak bir ailem olduğu için sevinmeliyim... (Dumb Ways to Die resmi sitesi için tık-tık.)

Videoda bahsi geçmemiş olan saçma ölüm şekillerine örnek olarak ise neler verilebilir diye düşününce, aklıma şunlar geldi:
  • Bütün gece durmadan Rebecca Black, Justin Bieber ve One Direction dinlemek (evet, ölümcül olduğunu hepimiz biliyoruz- sakın denemeyin)
  • Canlı canlı gömülmek ( Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında okuyunca aklımdan çıkmaz oldu) 
  • Yıkanırken televizyon izlemek gibi bir saçmalığa girişmek (evet sonra da Chucky gelir ve onu küvetine atar, bum- öldün!) 
  • Bir korku filminin içinde yaşayıp gözlüklü bir karakter olmak (bunun nasıl sonuçlanacağını herkes biliyor) 
  • Ara katta kalmış asansörden çıkmaya çalışmak
  • Solaryumda gereğinden çok çok çok fazla kalmak 
Tamam belki bunlar videodakilere göre istatistikte daha düşük olabilir, ama 25 Dumbest Ways To Die'da yazan gerçekten olmuş ölüm şekillerini görünce, her şeyin mümkün olabileceğine inanıyor insan. 

29 Nisan 2012 Pazar

Festivalde Bir Canavar Vol.2

Alpler (Alpeis)

Yorgos Lanthimos'un yeni filmi olan Alpler, yönetmeninin yakaladığı başarı söz konusu olmasa gözden kaçabilecek filmlerden biriydi festivalde. Dogtooth (2009) filmiyle yakaladığı büyük başarının ardından yeni filmini görmek farz gibi bir şey olmuştu benim için.
 Alpler, konusuyla aslında hayli ilgi çekici olduğunu düşündüğüm, fakat kendisinden bu merakın karşılığını alamadığım filmlerden biri oldu ne yazık ki. Farklı bir şekilde kurgulansaydı, kamera hareketleri bu kadar sıkıcı olmasaydı çok daha güçlü bir film olabilirdi karşımızdaki. Öyle ki, konuyu eğer bir yerden önceden okumadıysanız, filmin ilk yarım saatinde ne haltın geçtiğini anlamak bayağı bir zor oluyor.
Kendilerine "Alpler" adını takan; bir hemşire, jimnastikçi ve onun koçunun oluşturduğu bir grup insanın, randevu sistemiyle başka insanların ölen sevgililerinin, çocuklarının, akrabalarının yerine geçmelerini izliyoruz. Yaptıkları bu işin asla kırılmaması gereken kuralları da, müşterilerle duygusal bir bağlılık kurmamak ve gizli kalmak. Yaptığı işin gereklerine uymamaya başlayan hemşire karakteri üzerinden izliyoruz filmin büyük bir kısmını, bu da belli sonuçlar doğuruyor elbette, ama bir buçuk saatinizi ayırmaya değer mi değmez mi bilemeyeceğim.
Filmin en beğendiğim yeri, kendilerine neden "Alpler" dediklerinin açıklandığı sahneydi diyeyim de siz anlayın artık.


Marjane Satrapi, çokça beğenilen oto-biyografik animasyonu Persepolis'in (2007) ardından, bu sefer de kendisi doğmadan önce ölmüş amcası Nasser Ali'nin hikayesini getiriyor beyazperdeye. 50'lerde geçen bu hikaye her ne kadar Satrapi'nin amcasını anlatsa da, biyografik sayılacak bir film değil. Satrapi'nin amcası üzerinden geliştirdiği hayal dünyası içinde geçen, melankolikliğine rağmen içerdiği mizahla insanı anlatan bir film bu.
Dünyaca ünlü yetenekli müzisyen Nasser Ali, emektar kemanının kırılmasının ardından, her ne kadar arasa da bir türlü yerini dolduracak bir keman bulamaması üzerine, bu dünyaya kendini bağlayan bir şey kalmadığına karar verir. Fakat aklına gelen hiçbir intihar çeşidini itibarına uygun bulmadığı için, yatağa yatıp ölmeyi beklemekten başka bir çaresi kalmadığını düşünür. Azrail'in teşrif etmesini beklerken geçirdiği 8 gün içinde de tüm hayatı tabir-i caizse, gözlerinin önünden geçer. 
Mutsuz evliliği ve iki çocuğunu, annesini, müzisyen olmaya çalıştığı dönemi ve gençlik aşkı İran'ı tekrar tekrar düşünen Nasser Ali'nin hikayesi, diğer karakterlerin gelecekteki durumlarını göstererek daha da zenginleştirilirken, dolu dolu bir film izlediğinizi hissediyorsunuz gerçekten. Belli bir 'fransızlık' havası da seziliyor filmde elbet, ama bu hikayeyle asıl öne çıktığı hissedilen şey, ülkesinden sürgün yiyen Satrapi'nin eski İran'a duyduğu ve gittikçe attığını belirttiği özlem duygusu.
Sonuç olarak, görselliği, oyuncuları ve konusuyla Satrapi'nin bundan sonraki işlerine karşı ilgimi körükleyen bir film oldu Azrail'i beklerken. Sıkmadan izlenen güzel bir yapım, tavsiye ederim.



Nabokov'un ünlü romanı Cinnet'ten uyarlanmış olan bu 1978 yapımı film, izlenmesi zor ve sabır isteyen bir seyirlik öncelikle söylemem gerekirse. Hermann Hermann adında, Berlin'de çikolata üreticiliği yapan bir adamın Naziliğin yükselişe geçmesiyle hayatının değişmesini ve bunun sonucunda da Hermann'ın da kaçınılmaz olarak farklılaşmasını izliyoruz filmde. 'Aptal sarışın' karısıyla uğraşmak bir yana, bir de fabrikası iflasın eşiğine gelince, Hermann kendi iç dünyasında çokça zaman geçirmeye başlar ve karşımıza hayli ilginç bir film geliyor. Yönetmeni Fassbinder'in İngilizce çektiği bu filmin başrolünde Dirk Bogarde oynuyor. Film müziklerinin de bayağı güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Her ne kadar başarılı olsa da, herkesin zevklerine hitap etmeyecek bir film Cinnet, festivalden ayrılırken karşılaştığım hoşnutsuz suratların çokluğundan yola çıkarak, seyircileri böldüğünü söylemek yanlış olmaz.


Bollywood: Aşk Hikayelerinin En Güzeli

İşte zamanın nasıl geçtiğini anlamadan izlediğiniz bir film daha. Her ne kadar çok beğensem ve eğlenerek izlesem de, çeşitli Bollywood filmlerinin yetenekli bir grup tarafından montajlanmasından daha ötesi var mı bu filmde, hala karar veremiyorum. Bir belgesel sayılması için yeterince söyleşi görüntüsü içermediğini düşünsem de; filmin, dünyayı kasıp kavuran bu aşk hikayelerini, dansı, müziği ve tüm Bollywood endüstrüsini de başarılı bir şekilde anlatmadığını söylersem, haksızlık yapmış olurum.
Raj Kapoor'dan Aishwarya Rai'ye, Amitabh Bachchan ve Shah Rukh Khan gibi Bollywood'un en çok tanınan isimlerini ve filmlerin kesitleri gördüğümüz bu filmi, yerinde sabit dururken izlemek çok zor. O kadar müzik ve dansı izlerken istemsiz olarak ritm tuttuğunuzu fark ederseniz şaşırmayın. 
"Bollywood'da olup olabilecek her türlü durum için bir şarkı yazılmıştır." lafının doğruluğunu bir kez daha gördüğümüz, bir yandan da Bollywood'un zamanla gösterdiği modernleşmeye de tanıklık ettiğimiz 81 dakikalık bu filmin seyircilerini gülümsettiğine şüphe yok. Önceden bu çılgınlığa adım atmadınızsa da, şimdi sırasıdır derim. 'Bollywood 101' gibi görebilirsiniz bu filmi, başlangıç için iyi bir adım. Tanıdıklara da hoş bir sürpriz.

P-047

Tamam kabul ediyorum, ben bu filmi anlamadım. Neresinden tutayım da bir şekle sokayım bilemedim. Belki bir-iki kere daha izlersem, o vakit güzelce karar verebilirim ama, bir kere izlemek yetmedi bana. Ama bu demek değil ki filmi beğenmedim; aksine, çok farklı ve ilginç buldum. Görüntülere ve hikayeye bayıldım. Hayal gücünün insanın dünyasına etkisi, hafızamızdan çıkabilecek tekinsiz hikayeler ve muhtemelen benim yakalamada başarısız olduğum bir sürü şey var bu filmde. Ve bunların hepsi de toplanıp, iki tane sıradan karakterde birleşiyor. Sessiz çilingir Lek ve genç yazar Kong. 
Filmin başlangıcından itibaren ikili, başkalarının evlerine girip birkaç saatliğine ziyaret ettikleri mülklerin sahiplerinin nasıl bir yaşantısı var, bunu anlamaya çalışıyorlar. Bir nevi, yaşamlarını 'ödün-ç-alıyorlar'. Fakat film yalnızca bu şekilde ilerlemiyor; bir süre sonra ne uğradığımıza şaşırıyoruz çünkü hikaye resmen ters-yüz oluyor. Ne olduğunu bilmeden gözlerini hastanede açan Lek'e, hemşireler Kong diye seslenince, ipin ucu kaçıyor biraz takdir edersiniz..
Şaşırtıcı hikayesi kadar zaman zaman hayranlık uyandıran fotografik görüntüleri de filmi çekici kılan unsurlardan, ayrıca oyunculuklar da gayet başarılı. "Kimlik" arayışının gördüğüm en ilginç yorumlarından biri olan bu filmi izledikten sonra Tayland sinemasını merak etmedim dersem, yalan olur.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Festivalde Bir Canavar Vol.1

İKSV'nin düzenlediği 31. Film Festivali dün itibariyle sona erdi. Bir sinemasever olarak festivalden bolca zıkkımlanmanın sevincini yaşamaktayım. Her ne kadar biletler yavaş yavaş astronomik fiyalara ulaşıyor (bir "festival" için konuşuyorum) olsa da, programı ve bütçemi uydurabildiğim kadar filme gitmeye çalıştım ben de. Bu sene çok fazla güzel film vardı, seçimi bir dert; sonra beğendiklerine bilet bulmak ayrı bir dertti ama sabah 6'da Atlas'ın önüne gitmenin avantajıyla -sırada 1. olmak- gitmek istediğim 20 filmden 18'ine bilet almayı başardım. Evet, sıranın başında, muhtemelen o gün İstanbul'da ilk bilet alan insan olmama rağmen.. Lale Kart'lılar yine boş yer bırakmamış, silmiş süpürmüş biletleri. Aynı şeyi Filmekimi'nde de yaşadığımızdan küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek işten bile değildi.
Neyse ne, Les Infidéles ve Zeki Demirkubuz'un son filmi Yeraltı'nı kaçırsam da, bilet aldığım 18 filmin gidebildiğim 16'sından kısaca bahsetmek istiyorum.


Piyanist (2001) ve Beyaz Bant (2009) gibi filmlerde Michael Haneke'yle birlikte çalışmış olan Markus Schleinzer'in ilk uzun metrajlı filmi Michael, adından da anlaşılacağı üzere Michael isimli bir karakter üzerinden ilerliyor. Donuk bir ofis çalışanı olan Michael'ın, kaçırdığı Wolfgang adlı 10 yaşında bir çocuğu son 5 aydır evinin bodrumunda sakladığını görüyoruz. Günlük rutini tamamlayıp eve döndüğünde ve tüm panjurları indirdiğinde dışarı çıkmasına izin verdiği Wolfgang'la birlikte yemek yiyor, bulaşıkları yıkıyor, televizyon izliyor, bazen de oyun oynuyorlar. Saat 9'u vurduğunda da Wolfgang bodrumdaki odasına geri dönüyor, Michael da onun ardından..
Pedofil olduğunu anladığımız Michael'ın Wolfgang'le yaşadığı herhangi bir cinsel sahnenin gösterilmemesine rağmen, bilincin verdiği rahatsızlık tüm film boyunca insanı diken üstünde tutuyor. Çekimlerin sadeliği ve soğukluğu; hikayenin de hiçbir yorum getirmeden sadece durumu gösteriyor olması olayın "gerçekçiliğini" arttırıyor. (Ki filmin de gerçek bir olaydan esinlenilerek yapılmış olduğunu belirteyim.)
Filmin başından itibaren son 5 ayda yaşadıklarına karşı bir kanıksama geliştirmiş gibi görünen Wolfgang'ı oynayan David Rauchenberg da yaşına rağmen harika performansıyla şaşırtıyor. Sonuç olarak karşımıza başarılı ama son derece rahatsız edici bir film ortaya çıkıyor.
Festivalde gittiğim ilk film olmasıyla daha baştan moralimi altüst ettiğinden, "geri kalan filmlerim bu kadar nahoş hissettirmesin lütfen" düşüncesini kafama yerleştiren bir film oldu Michael..


So Yong Kim'in yönetmenliğini üstlendiği, Little Miss Sunshine (2006) ve There Will Be Blood (2007) gibi filmlerden hatırlayacağınız Paul Dano'nun başrolünü oynadığı For Ellen filmi, 20'lerinin sonunda olan başarısız bir müzisyenin boşanma işlemlerini tamamlamak için kasabasına dönmesiyle başlıyor. Boşanmayla birlikte 6 yaşındaki kızı Ellen'ın velayetini de kaybedeceğini öğrenen Joby'nin kızını kaybetmemek için verdiği uğraşı, bu arada da içsel bir kırılma yaşamasını izliyoruz. Daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen kaybetmek istemediği kızıyla görüşebilmek için özgüven sorunları yaşayan avukatı Fred'in yardımını isteyen Juby bir yandan da kendi kurduğu müzik grubundan atılmanın verdiği şoku yaşıyor. Film boyunca yağan kar ve sıkıntılı ruh hali Juby'nin iç dünyasından bir parça görüyormuşuz gibi hissettiriyor.
Zaman zaman bir filmden çok herhangi birinin hayatından gösterilen bir parça gibi hissettiren For Ellen filmi, şüphesiz her seyirciye çekici gelecek bir film değil yavaş ilerlemesini de göz önünde bulundurursak. Ama Paul Dano'yu hardcore bir rocker'ı canlandırırken görmenin keyfi de bir ayrı ne söyleyeyim..



Ağır olacağı tahmin edilebilir bir filmdi bu, sonuçta Faust'tan bahsediyoruz. 2 saat 15 dakikalık süresi boyunca bir diyalogun ya da monologun olmadığı çok az sahnenin bulunmasına rağmen, zaman zaman tiyatrovari bir hale bürünen bir film hakkında en beğendiğim şeylerden biri, setti hiç şüphesiz. Sürekli bir yerlere giden, durduğu yerde durmayan Doktor Faust ve hiç durmayan çenesini takip etmeye çalışırken insan biraz ambale olabiliyor. Bu duruma bir de setin (özellikle Faust'un evi ve kasabanın dar sokakları) yarattığı sıkışmışlık hissiyatı da eklenince mizansenin yoğunluğu etkileyici bir hale geliyor.
Asıl kitabı okumamış ama hikayesinden haberdar biri olarak, filmi başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ama orjinaline ne kadar sadık kalınmış, ne tür şeyler değiştirilmiş bir fikrim yok tabii. Sonuçta bu film bir uyarlamadan çok, Faust'a farklı bir yorum getiren yönetmen Aleksandr Sokurov'un kaleminden çıkmış .
En azından görsel açıdan son derece etkileyici bir versiyon olduğunu belirtmek lazım. Faust'un izleyicisinden sabır isteyen bir film olduğuna şüphe yok ama eğer yerinizde durabilirseniz, etkileyici bir filmin sizi bekliyor.




Ken Russell'ın 1970 yapımı filmi, ünlü Rus besteci Tchaikovsky'nin Antonina Milyukova ile "hayırsız" evliliği ve bunun ardından yaşadıkları üzerinde duruyor. Bir seks bağımlısının yanısıra hafiften üşütük de olan Nina'yı mutlu edemeyen ve eşcinsel dürtülerine ket vurmaya çalışmaktan kendi sinirlerini iyice bozup karısından da gittikçe uzaklaşan Tchaikovski bestelerine gömülüyor. Bu da biz seyirciler için bir müzik ziyafeti demek. Sonunda evini de terk eden Tchaikovski soluğu bir hayranı olan Madame Nadedja Von Meck'in küçük "şatosunda" alıyor, zira Madame'ın da besteciye müziği yoluyla delicesine aşık olduğu onca yıldan sonra ikili yüzlerini kere bile görmeyecek şekilde aynı evde yaşamaya başlıyorlar.
Sadece Tchaikovski'nin değil pek çok bestecinin müziğini dinleme şansı duyduğumuz film, Richard Chamberlain ve Glenda Jackson gibi döneminin çok başarılı oyuncularına yer veriyor. Geçtiği dönemin gösterişini ve rengini son derece başarılı yansıtan film felaketlerle sonuçlanan bir hikayeyle izleyiclere göz ve kulak ziyafeti sunuyor.


Bu festivalde muhtemelen izlediğim en eğlenceli film olan Priscilla, Çöller Kraliçesi Stephen Elliot'ın yönetmenliğini yaptığı 1994 yapımı bir komedi/müzikal/dram. Film iki "drag queen" ve bir transeksüelin Avustralya çöllerinde bir yerdeki bir casinoyu ararken geçirdikleri yolculuğu anlatıyor. Hugo Weaving, Guy Pearce ve Terence Stamp'in başrolleri paylaştığı bu son derece eğlenceli film, gerek sahne kostümleri, gerek bol bol duyduğumuz ABBA ve Gloria Gaynor şarkıları, gerek üçlünün kullandığı eflatun karavanıyla iyi vakit geçirmek için ideal bir film. Drag queen müessesesine mizahi bir açıdan yaklaşmayı becerirken bir yandan da insanların böyle bir 'aşırılığa' verdikleri tepkiye dikkat çekmesiyle de öne çıkan film, yer yer derinleşen yer yer sığlaşan sohbetlerin ve 'insan bilmediğinden korkar' lafının kuluçkası işlevini görüyor. Kısa kesmek gerekirse, iyi vakit geçirmek istiyorsanız bu filmi izleyin derim.



Baz Luhrman'ın muhtemelen en iyi filmi olan 2001 yapımı Moulin Rouge, 'nostalji yapmak sebebiyle' gittiğim festival filmimdi. Müzikallere bayılan biri olarak herhalde 5 kere izlemiş olmama rağmen beyazperdede görme şansını kaçırmak istemedim ve bir kere daha bu cümbüşe adım attım.
Nicole Kidman ve Ewan McGregor'ın başrolleri paylaştığı bu müzikal, 20. yüzyıla girmenin eşiğinde olan Paris'te geçiyor. Hikayemiz, büyük hayallerle Paris'e gelmiş olan beş parasız şair/yazar Christian'ın tesadüfler ve yanlış anlaşılmalar sonucu Moulin Rouge adlı gece kulübü/genelevin yıldızı olan Satine'e aşık olmasını anlatır. Fakat Satine'in Moulin Rouge'un bir sonraki büyük gösterisi için yatırım yapan Dük'le 'ilgilenmek' gibi bir sorumluluğu vardır. Bohem devriminin tavan yaptığı bu dönemde kafesine hapsolmuş güzel Satine ve Christian engellere rağmen aşklarına devam edebilecek mi; şarkılarda söyledikleri gibi 'özgürlük, gerçek, güzellik ve aşk' kazanacak mı?
Oyunculukları kadar şarkıları ve danslarıyla da göz dolduran bu filmin en büyük kozlarından biri, şarkıların pop kültürünün en bilinen şarkılarının karışımından oluşturulması büyük ihtimalle. Queen, Nirvana, Whitney Housten, Kiss, the Beatles, U2 ve pek çok daha grup ve sanatçıların şarkılarının 'mash up' yapıldığı ve hikayenin gidişatına mükemmel bir şekilde uydurulduğu film, müziklere eşlik ettiğinizde ayrı bir güzel geçiyor.

***Priscilla ve Moulin Rouge'a art arda gidilen günün sonucunda aylık müzik ve eğlence kotasını doldurmanın verdiği sevinci yaşamak da ayrı bir güzel geliyor.

24 Mart 2012 Cumartesi

Midemde Bir Boşluk: İçinde bir Deniz, Dalgalar Falan...

 Just because we don't know, doesn't mean we won't know. We just don't know yet...


Sea Wall, bir adamın ailesinden ve basitçe söylemek gerekirse 'hayattan' bahsettiği bir kısa film. Simon Stephens tarafından yazılan ve yönetilen bu 32 dakikalık film boyunca yalnızca, Andrew Scott tarafından canlandırılan Alex karakterini görüyoruz. Film boyunca Alex bize kızı Lucy, karısı Helen ve babasından bahsediyor; bizle yaşamını, düşüncelerini ve hislerini paylaşıyor. Bu kadar kısa bir filmde yapması zor bir şey, özellikle filmde bulacağınız şey yalnızca bir adamın samimi sözleriyse. Buradan yola çıkarak, oyuncusuna ağır bir yük yüklediğini söyleyebileceğimiz filmde, Andrew Scott hiç şüphesiz söyleyebilirim ki muhteşem bir performans sergiliyor. Bir adamın onlarca anektodu sadece ezberlemesi bile acayip zor bir şeyken, Andrew Scott'ın bunu, insanlara aktör olduğunu hiçbir şekilde hissettirmeden oynaması, gerçekten inanılmaz. Filmin herhangi bir kesime uğramadan, tek seferde çekildiğini öğrenince kendisine duyulan saygı da katlanıyor tabii.

Bilenleriniz, Scott'ı BBC'nin yayınladığı Sherlock dizisinde tam anlamıyla bir 'criminal mastermind' olan Jim Moriarty karakteriyle tanıyordur. Şunu söylemeliyim ki, Moriarty gibi dominant bir karakteri canlandıran Andrew Scott Alex'i oynarken aklınıza bir kere bile Sherlock dizisi gelmiyor. Öyle ki, filmin bir kısmında hikayeyi anlatan Alex mi yoksa Andrew mu emin olamıyoruz, aktör karakteri öyle bir özümsüyor ki, ikisi aynı adam bile olabilir, emin olamıyoruz. Bir şey anlatırken heyecanla yaptığı jestler, hikayeden hikayeye atlaması, her şey çok gerçek. Burada elbette, Simon Stephens'ın yazdığı bu harikulade öyküye de kredi vermek gerek. Doğru zamanda ve doğru şekilde söylenen birkaç sözün, insana duygu bombardımanı yaşatabileceğini kanıtlıyor adeta. Hepi topu yarım saatlik olan bu 'monologda', binbir çeşit şey hissediyor insan. (Ki bana duygusuz android diyen insanlar da olmuştur, dikkatinizi çekerim.) 

Sea Wall, izlediğiniz sürece sizi avucunun içine alan ve bittiğinde ağzınızda lezzetli ama aynı zamanda buruk bir tat bırakan bir film. Herhangi bir adamın seslenmelerinden bu kadar iyi bir sinema parçası çıkacağını kim tahmin edebilirdi ki?

19 Mart 2012 Pazartesi

Coca Cola ve Boombox Eşliğinde Shakespeare

Sigh no more, ladies, sigh nor more;
 Men were deceivers ever;
One foot in sea and one on shore,
To one thing constant never;
Then sigh not so,
But let them go,
And be you blithe and bonny;
Converting all your sounds of woe
Into. Hey nonny, nonny.

Sing no more ditties, sing no mo,
Or dumps so dull and heavy;
The fraud of men was ever so,
Since summer first was leavy.
Then sigh not so,
But let them go,
And be you blithe and bonny,
Converting all your sounds of woe
Into. Hey, nonny, nonny.
 
Much Ado About Nothing, Act 2, scene 3, 62-69


"Sonunda!" dedim aylar önce göz koyduğum video bilgisayarıma inerken.. "Sonunda." Digital Theatre tarafından çıkarılan, Josie Rourke’un yönettiği ve bolca ödül kazanmış bu prodüksiyon, geçen senenin Mayıs'ında İngiliz seyircilerle buluşmuştu. Aralık ayında Digital Theatre’ın resmi sitesinde satışa çıkan oyunu sonunda satın almaya karar verip, izlediğimde ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.
Türkçe’ye “Kuru Gürültü” olarak çevrilen “Much Ado About Nothing” oyununu izlememin en büyük sebebi, şimdi yalan yok, ne Shakespeare ‘in yazdığı bu eğlenceli hikaye, ne de benim İngiliz tiyatrosuna olan ‘düşkünlüğüm’ (zira öyle bir şey yok). Doctor Who dizisinin 10. Doktor’u olarak gönüllere taht kuran, herhalde tüm fanların en çok sevdiği Doktor’u canlandırmış David Tennant ve onun 4. sezondaki ‘yol arkadaşı’ cazgır Donna Noble’ı canlandıran Catherine Tate’in baş karakterler Benedick ve Beatrice rolleriyle tekrar karşı karşıya geliyor olmaları, beni tav eden ilk şeydi. Bunun bir Shakespeare oyunuyla gerçekleşiyor olması durumu tadından yenmez hale getirdi. Hele hele oyunun tanıtım reklamını izleyip, tüm hikayenin 80’lere transfer edilmiş olduğunu gördüğümde meraktan çatlayacak duruma gelmiştim. İngiltere tiyatrolarında sahnelenen bir Shakespeare oyunu hakkında muhtemelen düşüneceğimiz ilk şey ‘ne kadar orijinal (!)’ olacaktır, ama söz konusu oyun düşünülürse, hakikaten de orijinal.


 Durmadan birbirlerine zekice laflar sokan, mükemmel bir çift oldukları halde birbirlerine katlanamayan, araları daimi bozuk olan ikili Beatrice ve Benedick’in kimyasını tutturabilmek hiç de kolay bir iş değil takdir edersiniz ki. Ama Tennant ve Tate komik olmakla kalmayıp bu zorluğun hakkından da geliyorlar. Özellikle David Tennant, kişiliği şapşallık ve serserilikle süslenmiş sivri dilli Benedick karakterini o kadar iyi oynuyor ki, daha önce gördüğümüz ya da düşlediğimiz Benedick’ler onun yanında yapay ve iki boyutlu kalıyor. Bu rolle kendisinin UK Broadway  ödüllerinde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanmış olması hiç de şaşırtıcı gelmiyor bu oyunu izledikten sonra.
 Ama oyunun tek iyi tarafı David Tennant ve Catherine Tate’in işleyen kimyası değil. 16. yüzyılda geçen bir oyunu 80’lere uyarlarken gösterilen başarı, oyunun her sahnesinde kendini gösteriyor. Kostümler, müzikler ve dekorların yanısıra, oyunda size ‘gerçek’ hissini verecek küçük ayrıntıları yakalamış olmaları da oyunun en büyük artılarından. ‘ En İyi Sahne Dizaynı’ ödülünü de kazanan oyunda hareketli sahnenin yeri gerçekten büyük, kritik anlarda dönen sahne oyunun baştan sona yeni yağlanmış dişliler gibi tıkır tıkır işlemesini, normalde becereceğinden çok daha içine çeken bir özellik kazanmasını sağlıyor.
 Doctor ve Donna Noble


Tüm bu özellikler de bir araya gelince, başarılı, eğlenceli ve sizi mutlu edecek bir oyun çıkıyor karşımıza. Tiyatro olduğu için DVD ya da internet yollarıyla bulmanın mümkün olmadığı oyunu izlemek için, Digital Theatre sitesinden satın almak veya kiralamak gerekiyor. Eğer İngilizceniz Shakespeare oyunlarını kaldıracak durumdaysa, tiyatroyu seviyorsanız (her ne kadar canlı izlemeyecek olsanız da), Shakespeare’den aldığı adın hakkını veren bu oyunu izleyin derim, pişman olmayacaksınız.



26 Şubat 2012 Pazar

84'lük Altın Amca

Evet, işte yılın en görkemli ödül töreninin zamanı geldi çattı. 84. Akademi Ödülleri, bu gece sahiplerini bulacak. Bir sürü filmin 24 farklı kategoride yarıştığı Oscar törenleri, bir kez daha Los Angeles'taki Kodak Theatre'da gerçekleşecek.
Hangi filmlerin, aktörlerin ödül aldığı ne kadar önemli olsa da, Oscar törenlerinin bu ölçüde izlenmesindeki büyük pay, elbette tören için hazırlanmış olan showlara ve o senenin sunucusuna aittir. Bu sene törenin sunucusu, bununla birlikte 9. sunuculuğunu yapacak olan aktör/komedyen Billy Crystal. Son birkaç senedir tören eski "havasını" kaybedip aşırı derecede sıkıcılaşmış olduğundan, geçmişte çokça sunuculuk yapmış olan Crystal'ın seçilmesi garip değil, ama iyi bir seçim mi bilemem. Hugh Jackman'ın sunuculuğunu yaptığı bol danslı 2009 töreninden sonraki törenlerin giderek etkileyiciliğini kaybetmiş olduğunu herkes kabul eder herhalde. Bu ağır havayı 2012 törenlerinde Billy Crystal üzerimizden atabilecek mi, göreceğiz.

Bu yılın adaylarına gelirsek, ön sıralarda benim hâlâ izleme şansını bulamamış olduğum, ödül törenlerinden asla eli boş dönmeyen The Artist var elbette. 11 adaylıkla bu yılın birincisi olan Martin Scorsese'nin Hugo filminin ardından 2. olan The Artist, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri başta olmak üzere 10 adaylığa sahip. Jean Dujardin'in yılın en popüler aktörü, The Artist'in ise yılın en nostaljik filmi olduğuna şüphe yok ama bakalım bu 10 adaylığından kaçını almayı başarabilecek... Filmi izlememiş olmama rağmen, Jean Dujardin Oscar'ı kucaklarsa hiç şaşırmayacağım ama Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Film dalında aynı başarıyı yakalayacağını düşünmüyorum.
 En İyi Erkek Oyuncu dalının diğer adayları olan Brad Pitt ve George Clooney'nin yüzünün güleceğini de hiç sanmıyorum; ama ödülü Tinker, Tailor, Soldier, Spy'la ilk Oscar adaylığını almış olan (şaka gibi resmen) Gary Oldman kazansa ilginç bir sürpriz olur.


 The Artist filminde Jean Dujardin

En İyi Kadın Oyuncu listesine bakacak olursak, bu sene büyük bir rekabet olduğunu söyleyebiliriz herhalde. 17. Oscar adaylığıyla kendi rekorunu kıran Meryl Streep The Iron Lady filmiyle, Margeret Tatcher rolünde. Tamam, Meryl Streep'i çok çok severim oyunculuğuna söylenecek laf yok tabii ki ama, açıkçası onun kazanmasından yana değil gönlüm. 6. Oscar adaylığında nihayet Glenn Close kazanırsa, daha mutlu olacağım açıkçası. Ya da Marilyn Monroe'yü oynamayı geçip resmen ona dönüşen Michelle Williams alırsa... The Help filmiyle gelen Viola Davis'in de çok iyi olduğuna dair söylemler aldım, filmi görme şansım olmadığı için bir şey diyemeyeceğim ama en azından Rooney Mara'nın bu sene şanssız olduğuna hepimiz eminiz. The Girl With The Dragon Tattoo'yla hakkaten iyi bir iş çıkarmıştı ama bu kadar güçlü rakipler arasından sıyrılması hiç mi hiç mümkün değil..


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Christopher Plummer ve Max von Sydow yarışmayı önde götürürlerken, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında da Octavia Spencer'ın alacağına dair görüşler var, nitekim Golden Globe'u da kendisi kazanmıştı. The Help'i izlemediğimden, tekrar bir yorumda bulunamayacağım, ama listenin geri kalanının da çok güçlü olduğu söylenemez, o yüzden şaşırtıcı bir durum göremeyiz gibi geliyor.

En İyi Film ve En İyi Yönetmen adaylıklarına gelecek olursaaaak, gerçekten çok seçenek var. Ne diyebilirim, Extremely Loud ve Incredibly Close ve War Horse'un kazanmayacağını söyleyebilirim en azından. Woody Allen'ın en iyisi olmasa da çok beğenilen Midnight In Paris de başarılı olmayacak gibi geliyor bana. Hugo'nun ise aday olduğu bu iki kategoriden birini mutlaka alacağını düşünüyorum, almazsa üzülürüm açıkçası. Ama işte, bu yılın herhalde en popüler filmleri olan The Artist ve The Help bir atak yaparlar belki, bilmiyorum. 

Akademi'nin ne yapacağı belli olmuyor bazen ve 2011 gerçekten seçeneği bol filmli bir yıl oldu. Her şey bu gece açıklanacak. Eğer ayakta kalıp izlemeyi düşünenlerdenseniz, bu gece 01.00'da Kırmızı Halı töreni, 03.30'da ise asıl tören başlayacak, CNBC-e'den spontane çeviri haliyle ya da NTV'den orjinal haliyle izleyebilirsiniz. Hadi bakalım, iyi olan kazansın!

2 Ocak 2012 Pazartesi

Bir Tim Burton Klasiği: Vincent


Tim Burton'ın yazdığı ve yönettiği ilk filmlerden olma özelliğini taşıyan Vincent, Vincent Price gibi olmak isteyen ve geniş bir hayal gücüne sahip olan Vincent Malloy adlı bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Edgar Allen Poe okuyan ve gotik hayallerin içinde kendini kaybeden küçük Vincent'ın 6 dakikalık hikayesini ironik olarak Vincent Price seslendirmekte. Film aynı zamanda da Tim Burton'ın stop-motion tekniğini kullandığı ilk filmlerden.
Vincent, Burton'ın da eskiden "daha çok" taşıdığı o özgür, acayip havayı mükemmel bir şekilde yansıttığı için kendisinin en sevdiğim filmlerinden biri.
Eğer henüz izlemediyseniz, 6 dakikanızı ayırıp mutlaka izleyin derim, üzülmeyeceksiniz.

Yeni Yıl, Yeni Filmler Vol.2

 
My Week with Marilyn

Aralık 2011'de çıkmış olmasına rağmen, burada 10 Şubat'ta vizyona girecek olan My Week with Marilyn, listede en çok merak ettiğim filmlerden biri. Filmin yeterince ilgi çekici olan konusu bir yana, filmde Marilyn Monroe'yu Michelle Williams'ın canlandırıyor ve yanında da Judi Dench ve Kenneth Branagh gibi aşmış derecede yetenekli isimlerin yer alıyor olması filmi görmek için yeterli sebepler. Michelle Williams'a geçen yıl izlediğim "Blue Valentine" filminden sonra ayrı bir sevgi ve saygı beslemem zaten kaçınılmazdı; bu filmde harika olduğunu okuduğum birkaç yere güvenerek şimdiden söyleyebilirim ki, kendisi en sevdiğim aktrisler listesinde bir yer kazanmak üzere.. Heyecanla bekliyorum, ne diyebilirim...


Snow White and the Huntsman

Daha önceki postlarımda da bahsettiğim, bildiğimiz Pamuk Prenses masalına farklı bir açıyla yaklaşan Snow White and the Huntsman filmi, beklediğim filmler arasında. Oyuncularından ziyade genel olarak konusuyla ilgimi çeken filmi haziran ayında izleyeceğiz.
Ayrıca Charlize Theron'u Kötü Kraliçe rolüyle görmek de ilginç olacak, güzelliğin altında yatan zalimliği nasıl yansıtacak merak etmekteyim. Yine de bu filmin listedeki diğerlerine göre öncelik sıralamasında gerilerde olduğu da bir gerçek...




Rock of Ages

Fragmanını gördüğüm andan itibaren merakla beklediğim bir film de Rock of Ages. Bir Broadway müzikalinin uyarlaması olan film, 1987 yılında iki gencin hayallerinin gerçekleşmesi umuduyla Los Angeles'a gitmesini konu alıyor. Tam bir müzikal delisi olmamın yanı sıra, filmde Tom Cruise'dan Catherine Zeta-Jones'a; Paul Giamatti'ye kadar pek çok tanıdık ismin de yer alıyor olması filmi merakla beklememin sebeplerini oluşturmakta. Filmin yönetmenliğini Hairspray'i de sinemaya uyarlamış olan Adam Shankman yapıyor. Kendisini uzun yıllar boyunca So You Think You Can Dance yarışmasında jüri olarak izlememin ardından böyle bir filmin yönetmenliğini yapıyor olduğunu öğrenmem beni bayağı bir şaşırttı ama, göreceğiz...



Jack The Giant Killer

 2012 yazında vizyona girecek bir başka fantastik yapım olan Jack The Giant Killer, devler ve insanlar arasındaki barışın tehdit altında olduğu bir sırada, bir prensesi kurtarmak için devler ülkesine tırmanan Jack adlı bir çiftçiyi konu alıyor. Evet, bir yerden tanıdık geliyor: Jack ve Fasulye Sırığı. Jack the Giant Killer diye ayrı bir İngiliz masalının olmasıyla beraber fragmandan iki masaldan da alınmış bölümler olabilir gibi geldi bana. Filmin başrol oyuncusunun birkaç sene önce izlediğim Skins adlı İngiliz gençlik dizisinde oynayan, daha sonra da Hollywood'a açılıp A Single Man ve X-Men: First Class'te yer kapan Nicholas Hoult'un olması beni zaten sevindiren bir durum. Çok hoş bulduğum bu genç oyuncunun About a Boy'dan sonra başrol oynadığı bir film izlemek güzel olacak diye düşünüyorum. Nicholas Hoult da kimmiş ya, derseniz filmin geri kalan oyuncularını sayayım: Ewan McGregor, Bill Nighy, Stanley Tucci... O da yetmediyse filmin yönetmenliğini Valkyrie'nin ve House M.D. dizisinin birkaç bölümünün yönetmenliğini yapmış, The Usual Suspects ve X-Men First Class'in yapımcısı olan Bryan Singer yapıyor diyeyim, hep beraber Haziran'da Jack'in hikayesini izlemeye gidelim...

Ice Age: Continental Drift

Ice Age'i izleyip de sevmemek mümkün mü? Manny, Sid ve Diego üçlüsünün girdiğimiz yeni yılla beraber 10 yıla yayılan öyküsü, Temmuz'da 4. filmle devam edecek.
Her ne kadar 2. ve 3. filmini ilki kadar beğenmemiş olsam da 4.süne düşük beklentilerle gitmeyeceğim. Scrat sonunda meşe palamuduna sahip olabilecek mi, Diego da kendine uygun bir "dişi" bulabilecek mi merak ediyorum.
Seslendirenlere Peter Dinklage, Jennifer Lopez ve Nick Frost gibi isimlerin katılmasını öğrenmenin yanı sıra, bu bilgiyi diğer animasyon filmlere göre daha önemsiz bulduğumu da söyleyeyim. Çünkü bu animasyon, dublajlı versiyonunu daha çok beğendiğim ender filmler kategorisine giriyor. Diego'yu Haluk Bilginer'in sesiyle duyduğum sürece, benim için sorun yok...


The Amazing Spider-Man 

Mutlaka izleyeceğim ama pek de umut bağlamadığım bir yapım The Amazing Spider-Man.. En sevdiğim Marvel karakterlerinden birinin 2002'den 2007'ya kadar yapılmış olan vasat üçlemesini izlemek benim için yeterince acı vericiydi zaten; bir de bu üçlemenin farklı bir hikaye akışıyla yeniden çekildiğini görmek ne derece tatmin edici olur, şüpheliyim.
Temmuz başında izleme fırsatı bulacağımız filmde, Peter Parker'ı bu sefer Tobey Maguire yerine, The Social Network'ün Eduardo'su olarak tanıdığımız Andrew Garfield canlandırıyor. Tobey Maguire seçiminden de memnun kalmamıştım zamanında, ama beni kendine alıştırmayı başarmıştı. Andrew Garfield seçiminden de pek memnun olduğumu söyleyemem ama Tobey Maguire'ın başardığını o da başaracak mı, bilemiyorum.
Mary Jane yerine, çizgiromandan Peter'ın ilk sevgilisi olarak bildiğimiz Gwen Stacy karakterinin yer alması ise, yeni filmi üçlemeden farklı kılan bir diğer nokta. Bu filmde nihayet Dr. Conners, nam-ı diğer The Lizard'ı görecek olmamız ise beni sevindiren şeylerden. Filmin yönetmenliğini ilginç bir şekilde,  500 Days of Summer'ın yönetmeni olan Marc Webb üstlenmiş. Şeker gibi bağımsız bir film yaptıktan sonra bolca özel efekt gerektirecek dev bütçeli bir çizgiroman uyarlamasını nasıl kotaracak, merakla beklemekteyim.

The Dark Knight Rises

Listede en merakla beklediğim filmlerden biri de, temmuz sonunda vizyona girecek olan The Dark Knight Rises. Christopher Nolan'ın çekeceği son Batman filmi olmasıyla, daha izlemeden buruk yaklaştığım bir film bu, çünkü şimdiye kadar yapılmış tüm Batman filmleri arasında en başarılıları Nolan'ın yönettikleriydi. Özellikle The Dark Knight'la - Heath Ledger'ın hiç de abartılmamış performansının da yardımıyla birlikte- şimdiye kadar izlediğimiz en iyi Batman filmine imza atmış olan Nolan'ın bu seriyi bırakıyor olması üzücü tabii, ama elden bir şey gelmiyor.
Yeni filmdeki "big bad" Bane ve Catwoman. DC çizgiromanlarının hiçbir zaman taraftarı olmadığım için, Bane bana yabancı bir karakter ama önceki filmlerden Michelle Pfeiffer'ın oyunculuğuyla tanıdığımız Catwoman filmdeki kadın eksikliğini kapatacak gibi görünüyor. Anne Hathaway'in performansından çok bir şey ummamakla birlikte merak da etmiyor değilim; ama asıl merak ettiğim şey hikayede bulunmayıp da filmde yer alan John Blake ve Miranda Tate karakterlerini canlandıran Joseph Gordon-Levitt ve Marion Cotillard'ın filmde ne gibi bir işleve sahip olacakları... Bakalım üçlemenin son halkası ikincisi kadar iddialı olabilecek mi?

Abraham Lincoln: Vampire Hunter

Benden daha adıyla "WTF" şeklinde bir tepki almayı başarmış olan bu fantastik/korku filmi, Seth Grahame-Smith'in çok satan romanından uyarlama bir yapım. Kitaplarına tanıdık olmamakla birlikte ilginç fikirleri olduğunu anlamak için çok da ipucuna gerek duymadığım yazarın daha önce de Gurur ve Önyargı'yı da zombi dünyasına uyarlamış olduğunu öğrenince, pek fazla şaşırdığımı söyleyemem.
Filme gelirsek eğer, yönetmenliği Nightwatch, Daywatch ve Wanted'dan tanıdığımız Rus-Kazak Timur Bekmambetov üstlenmiş. İsabet olmuş diyebiliriz bu seçimin üzerine, nitekim kendisi aksiyon yüklü fantezi filmler yapmaya alışkın.
Filmden tam olarak ne beklemem gerektiğini bilmemekle birlikte, ilginç bir seyir olacağına dair şüphem yok. Film Ağustos'ta vizyona giriyor, bilginize.


Rise of the Guardians

Yeni yılın sürpriz animasyonu olan Rise of the Guardians, beni konusuyla tavlamış durumda. Film; Noel Baba, Paskalya Tavşanı, Jack Frost, Kum Adam ve Diş Perisinin birleşerek "Öcü"ye savaş açmalarını konu alıyor.
Hugh Jackman, Alec Baldwin, Jude Law ve Isla Fisher gibi oyuncuların seslendireceği filmin, şu an için beni üzen tek tarafı, Kasım'da çıkacak olması. Yani aslında bu eğlenceli animasyona 2013 filmi bile diyebilirsiniz.






 
The Hobbit: An Unexpected Journey

2012 sonunda vizyona girecek olan The Hobbit, tüm liste içinde en çok merak ettiğim film olabilir. Film, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin bir "ön hikayesi" olan J.R.R Tolkien'in The Hobbit kitabından uyarlanarak bir kez daha Peter Jackson'ın yönetmenliğiyle karşımıza gelecek.
Tüm bu "yüzük" macerasının başlangıcına, Frodo'nun amcası Bilbo Baggins'in gençliğine giden film, sevdiğimiz eski karakterleri bir kez daha görmemizi sağlayacağı için büyük bir sevgiyle yaklaştığım bir film. Gandalf, Frodo, Legolas, Elrond, Galadriel ve daha pek çoğunu tekrar görmenin sevinciyle birlikte, (evet biliyorum, bir kısmı aslında hikayede yoklar ama sanırım flashback'lerle halledilecek bu durum) Tolkien'in yarattığı dünyaya bir kez daha yolculuk etmek tüm hayranların uzun zamandır beklediği bir şeydi. Son filmden yaklaşık 10 yıl sonra Gollum'un "My precioussssssssss." diye seslenmesini bir kez daha duyacak olmanın verdiği heyecan anlatılmaz, yaşanır diyorum.
Ama işte bu filmi 2012 listesine koymuşken, en geç Şubat'ta falan görecek olsaydık çok daha makbule geçerdi; Bilbo'nun macerasına şu andan 11 ay sonra değil, hemen bu cuma katılmayı yeğlerdim, yazık oldu..

The Great Gatsby

Enfes bir kitap, yeni uyarlamanın da aynı derecede enfes olacağını umut etmekteyim. Yönetmen koltuğunda oturan Baz Luhrman; Moulin Rouge ve Romeo+Juliet filmleriyle beni kendine hayran bırakmıştı, umarım bu durum 2012'nin son haftasında vizyona girecek olan bu film için de geçerli olur.
Başrollerde Baz Luhrman'ın filmlerinde aynı oyuncuları oynatmayı sevdiğini düşünürsek şaşırtıcı bir seçim olmayan Leonardo Dicaprio ve son zamanlarda adından epeyce söz ettirmeye başlayan Carey Mulligan'ın olması, filmin artılarından olur diye düşünüyorum.
Tabi henüz bir şey söylemek için çok erken, filmin değil fragmanı doğru dürüst bir posteri bile çıkmadı, izlememize de pratik olarak 1 yıl var daha.
Not: Baz Luhrman'ın bir sonraki filminde Ewan McGregor ve Carey Mulligan ikilisini görmeyi bekliyorum, ya da geçmişten bir seçim yapmaya karar verirse Claire Danes'e de hayır demem!


Upside Down

Melancholia ile Cannes'dan en iyi kadın oyuncu ödülüyle ayrılan Kirsten Dunst ve gün geçtikçe beni kendisine daha da hayran bırakmayı başaran İngiliz aktör -ki kendisini 21, Across the Universe ve One Day filmlerinden hatırlayabilirsiniz- Jim Sturgess'in başrollerini paylaştığı bir film olan Upside Down, hem oyuncularıyla hem de konusuyla ilgimi çeken bir yapım. Alternatif bir evrende kaybettiği aşkını arayan bir adamı konu edinen filmin yönetmenliğini, hiç tanımadığım bir yönetmen, Juan Diego Solanas üstlenmiş.
2012 yılında çıkacağı kesin olan ama henüz spesifik bir tarih belirlenmeyen bu filmi heyecanla bekliyorum.

Yeni Yıl, Yeni Filmler Vol.1

Eveeet, yeni yıla girmiş bulunuyoruz. 2012 benim için pek çok şeyin yanında, gelecek yeni filmleri de ifade etmekte. Ve şu kadarını söyleyeyim, 2012'de paramın çoğu sinema biletlerine harcanacakmış gibi geliyor çünkü bu listede olsun olmasın, harika filmler görülmeyi bekliyor. Hepsinin beklentilerimi karşılamasını umarak size 2012'de görmeyi en çok merak ettiğim filmleri sunuyorum..

The Rum Diary

Bu film aslında 2011'de çıktı, ama vizyona bu cuma giriyor. Başrolde resmen takıntılı olduğum Johnny Depp'in oynamasının dışında, filmin uyarlandığı romanın Hunter S. Thompson'a ait olması da beni heyecanlandıran şeylerden biri çünkü kendisi aynı zamanda Johnny Depp'in 1998'de oynadığı Fear And Loathing in Las Vegas filminin uyarlandığı kitabın da yazarı. 90'ların sonundan beri ne zaman çıkacağının merak edildiği bu film sonunda sinemalara geliyor. Yönetmen koltuğunda bu sefer Terry Gilliam'ın oturmaması tabi biraz üzücü çünkü kendisi çok farklı bir vizyona sahip orjinal bir yönetmen ama Bruce Robinson nasıl bir iş çıkarmış onu da görmüş olacağız. Imdb puanının 6.7 olması pek iyiye işaret olmasa da, hâlâ umudum var.


 The Girl with the Dragon Tattoo 


Keza bir diğer "aslında 2011'de çıkan" ama Türkiye'ye 2012'de gelecek olan bir film. 13 Ocak'ta sinemalara gelecek olan Ejderha Dövmeli Kız, dünyaca çok satan üçlemenin Amerikan uyarlaması. Romanların ve ardından gelen İsveç yapımı uyarlamaların başarısının ardından aynı üçlemeyi bir de "Amerikan" haliyle izleyecek olmamız hiç şaşırtıcı değil. İsveç versiyonunda resmen döktüren Noomi Rapace'in yerini The Social Network'te Mark Zuckerberg'ü terk eden kızı canlandıran Rooney Mara dolduruyor. Böyle bir rolü oynaması için riskli bir seçim, altından kalkabilmiş mi merak ediyorum ama David Fincher'ın bir bildiği vardır diyoruz... Hadi her şey iyi güzel de, bir türlü sevemediğim Daniel Craig'i bu filmde görmek beni hiç mi hiç sevindirmiyor onu söylemeliyim. Umarım bu sefer beni sıkmayı başarmaz, tek söyleyebileceğim bu onunla ilgili.
Imdb'de puanının 8.3 olması zaten yüksek olan beklentilerimi daha da yükseltti, bakalım David Fincher İsveç versiyonundaki o sert, değişik havayı yakalayabilmiş mi. Rooney Mara'nın oyunculuğuyla Golden Globe'a aday olan film bakalım Ficher'ın yönetmenliğiyle de Oscar'a kapak atabilecek mi, göreceğiz.

Puss in Boots

Evet, bir başka daha gösterim engeline takılan 2011 filmi. Ejderha Dövmeli Kız gibi 13 Ocak'ta gösterime girecek olan Puss in Boots uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Animasyon filmlere bayılmamın yanı sıra, Shrek serisinde en sevdiğim karakterin ayrı bir filmini izleyecek olmam, beni gerçekten çok çok sevindirdi. Aynı anda sevimli, karizmatik, korkutucu, komik ve cesur olmayı becerebilen Çizmeli Kedi'nin kendi hikayesini izlemek, çok eğlenceli olacağa benziyor. Filmin sinemalara sadece dublajlı değil de orjinal versiyonuyla da gelmesi benim için çok çok önemli. Dublaj konseptine genel olarak bir kılım olması dışında, çocukluğumuzun kahramanını Antonio Banderas'ın eşsiz İspanyol aksanlı sesiyle izleyemeyeceksek tüm bunların ne anlamı kalır ki, yanılıyor muyum?!?


Zenne

Altın Portakal Film Festivali'nden En iyi ilk Film, En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En iyi Görüntü Yönetmeni ve SİYAD Ulusal En iyi Film olmak üzere 5 ödülle ayrılan Zenne, bu sene en merak ettiğim yapımlardan biri. Film, ailesine eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra, babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız'ın hayatından yola çıkılarak yazılmış bir hikayeye sahip. Fazla söze gerek yok, izleyip göreceğiz...





Woman in Black

Eveeet, listedeki tek korku filmine geldi sıra, Woman in Black. Uzun zamandır korku filmi izlemedim, sebebi sevmemem ya da "korkmam" değil, tam tersine korku filmlerini fazlasıyla seviyorum ama ne yazık ki korkacağım kadar iyi bir film izleyeli bayağı uzun bir süre geçti. Son zamanlarda gördüğüm korku filmleri beni yerimden sıçratmayı bırakın, çoğu zaman horlamalarım ya da kahkahalarımla geçip bitiyor. Bu yüzden bu seferki deneme nasıl olmuş görmek ilginç olacak. Yalan söylemeyeceğim, filmi merak etmemin bir diğer sebebi de başrolde Daniel Radcliffe'in oynuyor olması. Herkesin Harry Potter olarak bildiği - ve büyük ihtimalle hep öyle hatırlayacağı -  23 yaşındaki oyuncunun nasıl bir iş çıkardığını merak etmekteyim. Bu aralar iyice Broadway müzikallerine sarmış olan arkadaşımızı bu sefer elinde asası olmadan görmek nasıl olacak, bakalım..




Underworld: Awakening

Vampirler saçma sapan bir roman serisi sebebiyle güneşin altında parıldamaya ve vejetaryen olmaya karar vermeden önce, Underworld filmi 2003 yılında hepimizi Selene adlı bir vampirle tanıştırmıştı. Bu kış da, Kate Beckinsale'in güzelliği ve karizmasıyla canlanan son derece güçlü ve sert bir savaşçı olan Selene'in hikayesini izlemeye devam edeceğiz. 2006 ve 2009'da çıkan ikinci ve üçüncü filmlerin ardından gelen Underworld: Awakening Hollywood'a vampirlerin mitolojisinin aslında nasıl olduğunu hatırlatır, akıllarını başlarına getirir diye ummaktayım. Liseli kızlarla evlenip aile babası olan, jöleye bulanmış saçlara sahip odun suratlı parıldak vampirleri değil de; karanlık, vahşi, ölümcül, korkutucu vampirleri görmek istiyorsanız, şubatta vizyona girecek olan bu filmi kaçırmamalısınız. Ben kaçırmayacağımı biliyorum...



J. Edgar

Mart ayında vizyona girecek olan J. Edgar, adından da anlaşıldığı üzere 48 yıl boyunca FBI'n başkanlığını yapmış olan J. Edgar Hoover'ın hikayesi anlatıyor. Ama açıkça söyleyeyim benim ilgimi çeken asıl kısım, Clint Eastwood'un yönetmenliği ve Leonardo Dicaprio'nun oyunculuğu.
2009 yılında John Dillinger'ın hikayesini anlatan Public Enemies filminde J. Edgar'ı Billy Crudup canlandırmıştı, bu filmde de o seçilseydi ilginç olabilirdi aslında. Ama Dicaprio'nun da gerektiğinde çok ağır rollerin altından kalkabildiğini düşündüğüm için bu rol için uygun olduğunu düşünüyorum. Umarım bu filmle beraber uzun zamandır hak ettiği ödüllere ulaşır. Başarılı oyuncunun sonunda, yeteneğinin göz ardı edilmediği bir sene geçirmesine J. Edgar filmi yardımcı olabilecek mi acaba?




Extremely Loud and Incredibly Close

Bu filmi beklememin en büyük sebebi, filmin adapte edildiği romanın yazarı olan Jonathan Safran Foer. En sevdiğim romanlardan biri olan Her Şey Aydınlandı'nın yazarı olması sebebiyle, bu film de beklediklerim arasına girmeyi başardı. Her ne kadar bu filmin kitabını henüz okumamış olsam da, her ne kadar film Imdb'de 6.2 gibi vasat bir puan almış olsa da, bunlar filmi merak etmeme engel olmuyor.
Her Şey Aydınlandı romanının film uyarlaması kitapla yarışamayacak düzeyde olsa da, filmin kendini izlettiren sevimli bir havası vardı. Bu filmde böyle bir hava olur mu bilemem, sonuçta yönetmenler ve hikaye farklı, ama bu filmin yönetmeninin de Billy Elliot, The Hours ve The Reader gibi muhteşem filmleri yönetmiş olan Stephen Daldry olması, belki de o 6.2'nin filmin vizyona girdiği tek yer olan Kanada'nın zevksizliğinden kaynaklanabileceğini düşündürüyor. İzleyince sorun filmde miymiş seyircilerde mi, anlarız..


 The Avengers


2012 yazında çıkacak olan pek çok fantastik filmden bir tanesi de, Marvel çizgiromanlarından tanıdığımız The Avengers. Captain America, Iron Man, Nick Fury, Black Widow, Hulk, Thor ve bir çoğunun daha yer aldığı filmin tam bir yıldızlar geçidi olacağını söylemeye pek gerek yok sanırım. En sevdiğim Marvel karakterlerinin bu filmde yer almayacağını bilmemin yanı sıra, genelde Marvel uyarlamalarının güzel yapılamadığını pek çok örnekte görmemiş olmamız da beni endişelendiren şeyler olsa bile, bir nevi görev bilinciyle her halükarda bu filme gideceğimi biliyorum. Artık yapabileceğimiz tek şey bu grup çalışmasının Iron Man 2, Thor, Captain America filmleri gibi olmamasını dilemek.




  Men in Black III

Öncelikle söyleyeyim, bunun olmasını hiç mi hiç beklemiyordum. Yıllar sonra çocukluğumun bilim-kurgu/komedi karışımının üçüncüsünün çıkacağını öğrenmek beni her ne kadar heyecanlandırsa da, endişelenmiyor da değilim. Eski tadı vermesini gerçekten umuyorum ama, bir film bittikten sonra onu zorla devam ettirmeye çalışmak da her zaman iyi sonuçlar vermeyebilir. Fragmanda gördüğümüz kadarıyla, bu filmde Tommy Lee Jones'un canlandırdığı Ajan K'nin halini Josh Brolin'in oyunculuğuyla izleyecek olmamız beni en çok meraklandıran şeylerden biri oldu. Ama yeni filmin 'zaman yolculuğu' fikri sonuçta eğlenceli olabilirmiş gibi görünüyor. İkiliye güçlü bir arkadaş mı katılıyor yoksa gereksiz bir eklememi mi, mayısta göreceğiz..


Dark Shadows

Tim Burton-Johnny Depp ikilisini beyazperdede görmeyeli 2 sene oluyor. En son 2010'da Alice in Wonderland'le karşımıza çıkmışlardı. Çok sevdiğim bu eksantrik yönetmenin yeni projesinde gotik bir kült TV serisini filme adapte ettiğini görmek de çok ama çok memnun edici. Her ne kadar son filminde kendine has havasını biraz Disney'e teslim etmiş olduğunu düşünsem de, Tim Burton hâlâ en sevdiğim yönetmenlerden biri.  Ayrıca yeni filminde "süper ikiliye" arada bir katılan üçüncü, en sevdiğim kadın oyunculardan biri olan Helena Bonham Carter'ın yer alması da benim için bir bonus. Ayrıca bu bonus onunla da bitmiyor, arkadan gelen Eva Green, Michelle Pfeiffer ve Jackie Earle Haley de yüzümdeki gülümsemeyi büyütüyor da büyütüyor. Şimdilik tek istediğim bu filmin bir fragmanının çıkması ki mayısa kadar dayanabileyim...