18 Aralık 2012 Salı

The Hobbit: Geçmise Beklenmedik bir Macera



The Hobbit'i pazar akşamının son seansında gittim izledim. 3D olayına acayip kıl olmama rağmen bu filmi sinemada görmezsem kahrımdan depresyona gireceğimi bildiğimden paraya kıydım. Salonun iyi bir yerinde olduğuna dair tartışmaya pek mahal vermeyen bir noktaya bilet aldım, gözlükleri takındım. Orta Dünya’ya 9 sene sonra tekrar uğradım. The Lord of the Rings serisinden o tanıdık Shire müziğini tekrar duyunca, insan bir duygusallaşıyor, eski anılar canlanıyor. Son filmi gördüğüm altıncı sınıftaki halime geri döndüm sanki. (The Return of the King fazla uzun olduğundan iki ara vardı ve ikinci arada filme karşı duygularımı fazla sesli dışavurduğumdan başka bir yere oturmam istenmişti.) Tam bir sene sonra çıkacak olan ikinci filmde de aynı şeyler olur mu bilemem ama, hayatının böyle belli bir bölümünü kapsayan şeylere karşı insanın sevgisi bir başka oluyor gerçekten.
Öncelikle, filmi başarılı bulduğumu söyleyeyim (sürpriz, sürpriz). LOTR serisi gibi The Hobbit'in de yönetmeni ve yapımcısı olan Peter Jackson, gerçekten işini biliyor. Başta 300 küsür sayfalık bir kitabı üç filme çevirdiği için sevinmekle beraber kendisine "paracı paracı paracı" gözüyle bakıyordum ama filmi izledikten sonra hak verdim. The Hobbit'ten üç uzun metrajlı film rahat çıkarmış.

  
Film, asıl hikayenin 100 küsür sayfasını kapsadığından filmde yeterince bir şey olmayacağını düşünür insan değil mi, ama değil işte. Ben o 169 dakikanın her saniyesinde eğlenmeyi başardım. (Tamam belki günler boyu dağları tepeleri aştıklarını göstermek için pek çok farklı kamera açısından yapılmış olan dış çekimler biraz fazlaydı ama yine de...) Ayrıca Elijah Wood'un cast'a katılmasına sebep olanlarla beraber kitapta olmayıp da filmin senaryosuna eklenmiş sahneler hikayenin yapısını bozmayıp, aksine hikayeyi güçlendirici rol oynamış. Diyorum ya, adam işini iyi biliyor.

Bu arada, Bilbo Baggins'in gençliğini canlandıran Martin Freeman çok çok doğru bir seçim olmuş bence. Kendisini Dr. Watson olarak seviyordum, ama Bilbo olarak gönlümde taht kurdu resmen. Onun dışında, Cüceler Prensi Thorin olarak (ironik bir şekilde kendisi aslında 1.88 boyundaymış) Richard Armitage da son derece başarılıydı. Ama benim favorilerim Aiden Turner ve James Nesbitt'in canlandırdığı Kili ve nedense Anthony Kiedis'in yandan yemişi olduğunu iddia ettiğim Bofur adlı cüceler oldu. Hem Gandalf, hem Magneto olarak zaten "awesomeness" derecesini zorlayan Ian McKellan ve o pörtlek mavi gözlerindeki obsesif hobbitimsiyi nerede olsa göreceğimiz Andy Serkis'ten bahsetmiyorum bile.




The Hobbit kitabının tamamını okumamış olmakla beraber, filmi nerede kesmeyi bildiği için Peter Jackson'ı tebrik ediyorum zira tam kaldığım noktada bitti film. Ben de keşke önceden tüm kitabı bitirseydim diye üzülmek zorunda kalmadım.

 The Hobbit'i bu kadar çok beğenmemin sebebi yalnızca LOTR prequel'ı ya da fantastik bir hikayesi olması ya da film boyunca benden kısa olduğunu bildiğim karakterleri izleyebilmem değil. Aynı zamanda bana bir bütünlük hissi de verebilmesi. Milyonlarca kişiyle birlikte aynı şeyi sevdiğini bilmek nedense o şeyi daha da bir güzel yapıyor. Bir kitap ve film serisinin art arda neredeyse 3 jenerasyonu etkileyebilecek bir güce sahip olması, gerçekten inanılmaz bir şey.
 

O yüzden size de Çıkın Çıkmazı'nda başlayan bu epik maceraya bir an önce katılmanızı öneriyorum. İşte ama sonra bir sene nasıl bekleyeceğiz bir sonraki filmi falan derseniz, bunun daha extended Bluray version'ı çıkacak, bir sonraki yeni yıla kadar götürür bizi o.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder