21 Kasım 2011 Pazartesi

En Bilindik Masal Farklı Versiyonlarda

Birkaç hafta önce imdb'de gezinirken geçtiğimiz yıl No Strings Attached ve Friends With Benefits filmleriyle başımıza gelen bir şeyin tekrarlanmak üzere olduğunu farkettim. Hatırlarsanız benzer konuya sahip iki romantik komedi filmi, birbirleriyle art arda vizyona girmişti. İkisinin de vasat olması bir yana, başrol oyuncuları Natalie Portman ve Mila Kunis'in de Black Swan gibi harikulade bir filmden sonra böyle seçimler yapmaları bende küçük çaplı bir travma yaratmıştı.
Hollywood'un yeni bir şeyler yaratma "becerisi"ne dair söylenecek bir şeyin kalmadığını son yıllarda fark etmişsinizdir zaten. Aynı yemeği ısıtıp ısıtıp önümüze koyan bir sektörün son olarak eski reyting rekortmeni filmleri 3D şekilde önümüze sunmaya başlamasından bu yana, bir miktar farklı sayılabilecek filmlere bile şaşırıyorum artık. O yüzden Pamuk Prenses masalının da iki farklı filmle 2012'de bir-iki ay arayla çıkacağını fark ettiğimde, şoka uğradım diyemeyeceğim. Ama trailer'ları izlediğimde, aynı hikayeyi kullanmış olsalar da, en azından çok farklı uyarlarmalar yapmış olduklarını görmek biraz avunmamı sağladı. 


Snow White And The Huntsman

Yönetmen: Rupert Sanders
Yazarlar: Hossein Amini, Evan Spiliotopulos
Oyuncular: Kristen Stewart, Chris Hemsworth, Charlize Theron
Çıkış Tarihi: 1 Haziran 2012 (ABD)

"Pamuk Prenses ve 7 Cüceler" adıyla bildiğimiz masalı "Pamuk Prenses ve Avcı" şeklinde değiştirmelerinden hikayenin ne tarz bir yönde ilerleyeceğinin sinyallerini hafiften verdikleri bu film, ikilinin daha "ciddi" olan versiyonu. Fragmanda gördüğümüz kadarıyla dünün Thor'u Avcı'mız, Prensesi öldürmek üzerine aldığı görevi sorguluyor ve kızı Kraliçe'nin güzellik takıntısı uğruna kurban etmek ve kızın (masalda akciğerleri olan) kalbini yemesi için ona götürmek yerine, Prenses'i Kraliçe'ye karşı bir savaşçı olarak yetiştiriyor. Prens'in aşkını ve 7 cüceleri (fragmanda gördüğümüz kadarıyla) biraz daha geri plana atılmış gibi hissettiren bu filmde, fantastik bir aşk hikayesini, fantastik/epik bir aksiyona çevirmişler gibi görünüyor.
Daha önce adını hiç duymadığımız Rupert Sanders'ın yönetmenliğini yaptığı bu filmi ne gibi bir şekle soktuğunu merak etmekteyim ama yazarlar arasında klasik Disney filmlerine aşinalığı olan Evan Spiliotopulos olduğu için masalın bir yere kadar aslına sahip çıkacağını düşünüyorum. Oluşturulan karanlık atmosfer ve kullanılan efektlerle cidden göz dolduran filmde şu an için en çok ilgimi çeken şeyse, Kraliçe üzerine odaklanmış gibi görünen bir anlatım şekli izlemesi.
Pamuk Prenses rolünde Twilight serisi sayesinde dünya çapında üne kavuşan Kristen Stewart'ın olması, filmi pek çok bekleyen gibi beni de endileşelendirmiyor değil. Oynadığı her rolde kendini canlandırıyormuş hissi veren Kristen Stewart'ın bilindik mimik ve jestlerininin ne kadarını göreceğiz sorusuna dair bir ipucu da bulamıyoruz fragmanda, zira kızcağız o 2 dakika içinde tek kelime bile etmiyor. Daha giydiği kostümlerle aklımı başımdan alan Kötü Kalpli Kraliçe rolünde ise güzeller güzeli Charlize Theron var. Kristen Stewart'ın doğal bir güzelliğe sahip olduğuna şüphe yok ama gerçekten, Charlize Theron'la karşılaştırınca, masalın bu versiyonunda Kraliçe'nin "en güzel" olma konusunda endişelenmesine gerek yok gibi görünüyor... İsyankâr Avcı rolünde geçen yılın Thor'u Chris Hemsworth var. Thor'da aktörlük namına çok bir şey göremediğimiz Hemsworth'ün bu rolde neler yaptığını göreceğiz bakalım. Yakışıklı Prens'i ise geçen yıl Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides'da 'deniz kızına aşık olan dini bütün delikanlı' rolünde izlediğimiz Sam Claflin canlandıracak.


Mirror, Mirror

Yönetmen: Tarsem Singh
Yazarlar: Grimm Kardeşler, Melissa Wallack, Jason Keller
Oyuncular: Lily Collins, Julia Roberts, Armie Hammer
Çıkış Tarihi: 16 Mart 2012

Bu versiyonda ise, hikayeye aksiyon yerine bolca komedi unsuru katılmış. Fragmanda orjinal masaldan okuduğumuzdan farklı alt-hikayeler oluşturulduğunu görsek de, ( Kraliçe'nin finansal sorunları yüzünden Prens'le evlenmek istemesi gibi ) bu versiyonun, aslına çok daha fazla sadık kaldığı belli. Yazarlar arasına Grimm Kardeşleri koymaları da kendilerinin de buna inandıklarının bir kanıtı olsa gerek. Öbürüne göre çok daha renkli ve neşeli bir atmosfer yakalayan bu versiyonun daha küçük yaştaki izleyici kitlesine seslendiğini görmek için dahi olmaya gerek yok.
Mirror, Mirror'a göre masalımız bildiğimiz bir şekilde başlıyor ama Kral'ın ölümüyle ( ki onu da ironik olarak her fantastik rolünde zamansız ölümüyle bilinen Sean Bean canlandırıyor ) Pamuk Prenses, Kraliçe tarfından ormana sürülüyor. Burada tanıştığı 7 Cücelerle kaldığı zaman boyunca kılıç kullanmasını öğreniyor gibi görünen Prenses, Kraliçe'nin Prens'le olan düğününü basmaya karar veriyor.
Mirror, Mirror'ın yönetmenliğini The Fall (2006) ve son olarak Immortal'dan (2011) tanıdığımız, fantastik hikayeler anlatmaktan hoşlanan Tarsem Singh üstlenmiş. Hintli yönetmenin Bollywood esintilerini filmin müziğine ve atmosferine bir nebze de olsa taşıdığını fark ediyoruz fragmanda. Pamuk Prenses rolünde Phil Collins'in kızı Lilly Colins var. Rol aldığı hiçbir şeyi izlemediğimden bunun üstüne bir yorumda bulunamayacağım ama en azından Julia Roberts'dan güzel olduğu için masalı o yönde anlamlı kıldığını söyleyebiliriz. Kraliçe rolünde Julia Roberts, filmin çoğu yükünü kendi başına taşıyacakmış gibi görünse de Prens rolünde The Social Network'teki (2010) "ikizleri" oynamasıyla beni etkileyen Armie Hammer'ın olması ona yardım açısından artı sağlayacaktır diye düşünmekteyim. "Klasik" Yakışıklı Prens görünümüne sahip olması da bir ekstra tabii.
_____ . ______
Sonuç olarak, 2012 baharında sinemalara çok farklı Pamuk Prenses filmleri gelecek. Birinin çok daha karanlık, aksiyonlu diğerininse rengarenk,cıvıl cıvıl ve neşeli olması farklı yaşlarda izleyicileri memnun edecektir elbette. Herkesin kendine göre olanı seçeceğine şüphe yok tabii (hatta ikisini birden izleyenler bile olacaktır), ama hikayeye kattığı ekstra değişiklik, karanlık yapısı ve Kraliçe karakterinin çok daha ilginç hale getirilmesi sebebiyle benim oyum Snow White and The Huntsman'den yana.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Midnight in Paris: Tek eksiğimiz Chaplin olsun

Yönetmen: Woody Allen
Yazar: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Kathy Bates
Yapım Yılı: 2011
Süre: 94 dk.
Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca
Imdb puanı: 7.9
Benim puanım: 7.5

Paris'in büyüleyici bir şehir olduğunu oraya gitmemiş olanlar bile bir şekilde 'bilirler'.Woody Allen gibi dahi bir yönetmenin elinden bu sırlarla dolu, ışıltılı şehri izlemekse, gününüzü aydınlatan şeylerden biri olacaktır. Hele o an Paris'e gitmenizi istetecek manzaralar kadar zekice yazılmış, bol diyaloglara da kredi veriyorsanız, Midnight In Paris, tadından yenmez.

Film başlarken uzuuuun bir manzaralar silsilesiyle tanıştırıyor bizi usta yönetmen. Barcelona Barcelona'daki gibi iç çektiren görüntüleri hatırlatan bu kısım, bir izleyici olarak bize Paris'i bir gündeki halleriyle tanıtmış oluyor. Sabah Paris, öğlen Paris, yağmurda Paris, akşam üzeri Paris ve gece Paris... Sonra da beklediğimiz an, yani filmde genellikle Woody Allen'ın üstlendiği, filmin geveze karakterinin konuşması geliyor. Evet, bu ses Woody Allen'a değil, Owen Wilson'a ait. Evet, ben aslında Owen Wilson'dan hiç hoşlanmam. Ama film ne yapıyor ediyor, inandırıcı kılıyor bu adamı benim için. Adı Gil olan bu karakteri bir buçuk saat boyunca Owen Wilson olarak değil de, Hollywood'un yaratıcılığa prim vermeyen ortamından kaçmaya çalışıp kendi başına bir şeyler becermeye uğraşan, yağmur altında ıslanarak Paris sokaklarını arşınlamaktan çekinmeyen son derece romantik ve nostaljik kafada bir adam olarak görebiliyorum. Daha filmin başından itibaren birbirleri için doğru seçim olmadıklarını anladığımız realist/pragmatik nişanlısını da Rachel McAdams canlandırmakta. Gil'i kendi mükemmeliyet çerçevesinde düzeltmeye çalışan, onunla vakit geçirmektense kendini beğenmiş, 'göstermelik entel' arkadaşının (ki tur rehberiyle yaptığı tartışmada beni benden almıştı) şişinerek yaptığı fikir beyanlarını dinlemeyi tercih eden Inez'le alakalı hoşuma giden tek şey, adı diyebilirim.


Nitekim, kendisi için son derece rahatsız geçen bir gecenin ardından Gil, malum grupla dansa gitmek yerine otele dönmeye karar veriyor. Sarhoş olmak + yolu doğru düzgün bilmemek = kaybolmak formülüyle Fransa'nın ücra köşelerinden birine ulaşan Gil'in büyülü masalı, normallerinin aksine saatin 12'ye vurmasıyla başlıyor.. Klasik bir Peugeot'un içinden çıkan bir parti grubunun kendisini arabaya çağırmasıyla Gil, hayatının yolculuğuna çıkmış oluyor aslında. Gittiği partide 1920'lerden fırlamış gibi giyinen insanların haline, fonda Cole Porter'a acayip derecede benzeyen bir adamın piyano başında söylediği Let's Fall In Love şarkısının olmasına şaşkın şaşkın bakınan Gil'in tanıştığı ilk adam da Scott Fitzgerald çıkınca, kahramanımız her zaman yaşamayı hayal ettiği kendi "Golden Age'i" olan döneme geldiğini anlar. Eh, Hemingway'le kankaya bağlayıp yazdığın roman hakkında fikirler alacak, Gertrude Stein ve Picasso ve başta olmak üzere o dönemin en ünlü sanatçılarıyla oturup sohbet edecek kıvama gelince, kim geri dönmek ister sorarım size. Uzun ağızlıklı sigaraları ve tüylü başlıklarıyla arz-ı endâm edem kadınların cazibesinden bahsetmiyorum bile.. (Bahsedersem fazla spoiler'a girip, filmi izlemenize sebep bırakmayacağım, onu farkettim..)


Hikayesinde resmi geçit yapan büyük sanatçıların yanında, ünlü oyuncuların da resmi geçit yaptığı bu filmin ( ki özellikle Adrien Brody'nin Dali canlandırmasına hayran kaldığımı söylemeliyim ) eğlenceli diyaloglarla ve özellikle 20'lere gittiğimizde aşmış bir güzelliğe erişen Paris görüntüleriyle izleyicileri etkileyeceği bariz bir durum. Bana kendi halimi hatırlatıp beni buruk bir şekilde gülümseten ise, filmin sonlarına doğru farkettiğimiz 'kimsenin yaşadığı dönemden memnun olamaması' fikri, ve herkesin aslında yaşamak istediği başka bir dönem hayal etmesiydi. Filmdeki ana çatışmayı yaratanın da bu konu olduğunu düşünürsek, Belle Epouqe döneminden bir adamın çıkıp "Şimdiki nesilde de hiç hayal gücü yok." demesi hiçbir çağın, içinde yaşayanlar için yeterli olmayacağını anlatmanın en bariz şekli olsa gerek.


Daha fazla melankoliğe bağlamadan toparlamak gerekirse, Midnight in Paris kullanılan müzikler, yazılan diyaloglar ve salya akıttıran görüntüleri ve gülümseten hikayesiyle yalnızca Allen severleri değil, romantik komedi severleri de memnun edecek bir yapım. O fantastik dünyaya adım atmak istediğiniz sürece, sona nasıl bağlanmış nerden bağlanmış çok da kafaya takmadan, zevkini çıkarabileceğiniz bir "yağmurda-da-Paris-bir-başka-güzel" filmi bu..