Alpler, konusuyla aslında hayli ilgi çekici olduğunu düşündüğüm, fakat kendisinden bu merakın karşılığını alamadığım filmlerden biri oldu ne yazık ki. Farklı bir şekilde kurgulansaydı, kamera hareketleri bu kadar sıkıcı olmasaydı çok daha güçlü bir film olabilirdi karşımızdaki. Öyle ki, konuyu eğer bir yerden önceden okumadıysanız, filmin ilk yarım saatinde ne haltın geçtiğini anlamak bayağı bir zor oluyor.
Kendilerine "Alpler" adını takan; bir hemşire, jimnastikçi ve onun koçunun oluşturduğu bir grup insanın, randevu sistemiyle başka insanların ölen sevgililerinin, çocuklarının, akrabalarının yerine geçmelerini izliyoruz. Yaptıkları bu işin asla kırılmaması gereken kuralları da, müşterilerle duygusal bir bağlılık kurmamak ve gizli kalmak. Yaptığı işin gereklerine uymamaya başlayan hemşire karakteri üzerinden izliyoruz filmin büyük bir kısmını, bu da belli sonuçlar doğuruyor elbette, ama bir buçuk saatinizi ayırmaya değer mi değmez mi bilemeyeceğim.
Filmin en beğendiğim yeri, kendilerine neden "Alpler" dediklerinin açıklandığı sahneydi diyeyim de siz anlayın artık.
Dünyaca ünlü yetenekli müzisyen Nasser Ali, emektar kemanının kırılmasının ardından, her ne kadar arasa da bir türlü yerini dolduracak bir keman bulamaması üzerine, bu dünyaya kendini bağlayan bir şey kalmadığına karar verir. Fakat aklına gelen hiçbir intihar çeşidini itibarına uygun bulmadığı için, yatağa yatıp ölmeyi beklemekten başka bir çaresi kalmadığını düşünür. Azrail'in teşrif etmesini beklerken geçirdiği 8 gün içinde de tüm hayatı tabir-i caizse, gözlerinin önünden geçer.
Mutsuz evliliği ve iki çocuğunu, annesini, müzisyen olmaya çalıştığı dönemi ve gençlik aşkı İran'ı tekrar tekrar düşünen Nasser Ali'nin hikayesi, diğer karakterlerin gelecekteki durumlarını göstererek daha da zenginleştirilirken, dolu dolu bir film izlediğinizi hissediyorsunuz gerçekten. Belli bir 'fransızlık' havası da seziliyor filmde elbet, ama bu hikayeyle asıl öne çıktığı hissedilen şey, ülkesinden sürgün yiyen Satrapi'nin eski İran'a duyduğu ve gittikçe attığını belirttiği özlem duygusu.
Sonuç olarak, görselliği, oyuncuları ve konusuyla Satrapi'nin bundan sonraki işlerine karşı ilgimi körükleyen bir film oldu Azrail'i beklerken. Sıkmadan izlenen güzel bir yapım, tavsiye ederim.
Her ne kadar başarılı olsa da, herkesin zevklerine hitap etmeyecek bir film Cinnet, festivalden ayrılırken karşılaştığım hoşnutsuz suratların çokluğundan yola çıkarak, seyircileri böldüğünü söylemek yanlış olmaz.
Bollywood: Aşk Hikayelerinin En Güzeli
Raj Kapoor'dan Aishwarya Rai'ye, Amitabh Bachchan ve Shah Rukh Khan gibi Bollywood'un en çok tanınan isimlerini ve filmlerin kesitleri gördüğümüz bu filmi, yerinde sabit dururken izlemek çok zor. O kadar müzik ve dansı izlerken istemsiz olarak ritm tuttuğunuzu fark ederseniz şaşırmayın.
"Bollywood'da olup olabilecek her türlü durum için bir şarkı yazılmıştır." lafının doğruluğunu bir kez daha gördüğümüz, bir yandan da Bollywood'un zamanla gösterdiği modernleşmeye de tanıklık ettiğimiz 81 dakikalık bu filmin seyircilerini gülümsettiğine şüphe yok. Önceden bu çılgınlığa adım atmadınızsa da, şimdi sırasıdır derim. 'Bollywood 101' gibi görebilirsiniz bu filmi, başlangıç için iyi bir adım. Tanıdıklara da hoş bir sürpriz.
P-047
Filmin başlangıcından itibaren ikili, başkalarının evlerine girip birkaç saatliğine ziyaret ettikleri mülklerin sahiplerinin nasıl bir yaşantısı var, bunu anlamaya çalışıyorlar. Bir nevi, yaşamlarını 'ödün-ç-alıyorlar'. Fakat film yalnızca bu şekilde ilerlemiyor; bir süre sonra ne uğradığımıza şaşırıyoruz çünkü hikaye resmen ters-yüz oluyor. Ne olduğunu bilmeden gözlerini hastanede açan Lek'e, hemşireler Kong diye seslenince, ipin ucu kaçıyor biraz takdir edersiniz..
Şaşırtıcı hikayesi kadar zaman zaman hayranlık uyandıran fotografik görüntüleri de filmi çekici kılan unsurlardan, ayrıca oyunculuklar da gayet başarılı. "Kimlik" arayışının gördüğüm en ilginç yorumlarından biri olan bu filmi izledikten sonra Tayland sinemasını merak etmedim dersem, yalan olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder