24 Mart 2012 Cumartesi

Midemde Bir Boşluk: İçinde bir Deniz, Dalgalar Falan...

 Just because we don't know, doesn't mean we won't know. We just don't know yet...


Sea Wall, bir adamın ailesinden ve basitçe söylemek gerekirse 'hayattan' bahsettiği bir kısa film. Simon Stephens tarafından yazılan ve yönetilen bu 32 dakikalık film boyunca yalnızca, Andrew Scott tarafından canlandırılan Alex karakterini görüyoruz. Film boyunca Alex bize kızı Lucy, karısı Helen ve babasından bahsediyor; bizle yaşamını, düşüncelerini ve hislerini paylaşıyor. Bu kadar kısa bir filmde yapması zor bir şey, özellikle filmde bulacağınız şey yalnızca bir adamın samimi sözleriyse. Buradan yola çıkarak, oyuncusuna ağır bir yük yüklediğini söyleyebileceğimiz filmde, Andrew Scott hiç şüphesiz söyleyebilirim ki muhteşem bir performans sergiliyor. Bir adamın onlarca anektodu sadece ezberlemesi bile acayip zor bir şeyken, Andrew Scott'ın bunu, insanlara aktör olduğunu hiçbir şekilde hissettirmeden oynaması, gerçekten inanılmaz. Filmin herhangi bir kesime uğramadan, tek seferde çekildiğini öğrenince kendisine duyulan saygı da katlanıyor tabii.

Bilenleriniz, Scott'ı BBC'nin yayınladığı Sherlock dizisinde tam anlamıyla bir 'criminal mastermind' olan Jim Moriarty karakteriyle tanıyordur. Şunu söylemeliyim ki, Moriarty gibi dominant bir karakteri canlandıran Andrew Scott Alex'i oynarken aklınıza bir kere bile Sherlock dizisi gelmiyor. Öyle ki, filmin bir kısmında hikayeyi anlatan Alex mi yoksa Andrew mu emin olamıyoruz, aktör karakteri öyle bir özümsüyor ki, ikisi aynı adam bile olabilir, emin olamıyoruz. Bir şey anlatırken heyecanla yaptığı jestler, hikayeden hikayeye atlaması, her şey çok gerçek. Burada elbette, Simon Stephens'ın yazdığı bu harikulade öyküye de kredi vermek gerek. Doğru zamanda ve doğru şekilde söylenen birkaç sözün, insana duygu bombardımanı yaşatabileceğini kanıtlıyor adeta. Hepi topu yarım saatlik olan bu 'monologda', binbir çeşit şey hissediyor insan. (Ki bana duygusuz android diyen insanlar da olmuştur, dikkatinizi çekerim.) 

Sea Wall, izlediğiniz sürece sizi avucunun içine alan ve bittiğinde ağzınızda lezzetli ama aynı zamanda buruk bir tat bırakan bir film. Herhangi bir adamın seslenmelerinden bu kadar iyi bir sinema parçası çıkacağını kim tahmin edebilirdi ki?

19 Mart 2012 Pazartesi

Coca Cola ve Boombox Eşliğinde Shakespeare

Sigh no more, ladies, sigh nor more;
 Men were deceivers ever;
One foot in sea and one on shore,
To one thing constant never;
Then sigh not so,
But let them go,
And be you blithe and bonny;
Converting all your sounds of woe
Into. Hey nonny, nonny.

Sing no more ditties, sing no mo,
Or dumps so dull and heavy;
The fraud of men was ever so,
Since summer first was leavy.
Then sigh not so,
But let them go,
And be you blithe and bonny,
Converting all your sounds of woe
Into. Hey, nonny, nonny.
 
Much Ado About Nothing, Act 2, scene 3, 62-69


"Sonunda!" dedim aylar önce göz koyduğum video bilgisayarıma inerken.. "Sonunda." Digital Theatre tarafından çıkarılan, Josie Rourke’un yönettiği ve bolca ödül kazanmış bu prodüksiyon, geçen senenin Mayıs'ında İngiliz seyircilerle buluşmuştu. Aralık ayında Digital Theatre’ın resmi sitesinde satışa çıkan oyunu sonunda satın almaya karar verip, izlediğimde ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.
Türkçe’ye “Kuru Gürültü” olarak çevrilen “Much Ado About Nothing” oyununu izlememin en büyük sebebi, şimdi yalan yok, ne Shakespeare ‘in yazdığı bu eğlenceli hikaye, ne de benim İngiliz tiyatrosuna olan ‘düşkünlüğüm’ (zira öyle bir şey yok). Doctor Who dizisinin 10. Doktor’u olarak gönüllere taht kuran, herhalde tüm fanların en çok sevdiği Doktor’u canlandırmış David Tennant ve onun 4. sezondaki ‘yol arkadaşı’ cazgır Donna Noble’ı canlandıran Catherine Tate’in baş karakterler Benedick ve Beatrice rolleriyle tekrar karşı karşıya geliyor olmaları, beni tav eden ilk şeydi. Bunun bir Shakespeare oyunuyla gerçekleşiyor olması durumu tadından yenmez hale getirdi. Hele hele oyunun tanıtım reklamını izleyip, tüm hikayenin 80’lere transfer edilmiş olduğunu gördüğümde meraktan çatlayacak duruma gelmiştim. İngiltere tiyatrolarında sahnelenen bir Shakespeare oyunu hakkında muhtemelen düşüneceğimiz ilk şey ‘ne kadar orijinal (!)’ olacaktır, ama söz konusu oyun düşünülürse, hakikaten de orijinal.


 Durmadan birbirlerine zekice laflar sokan, mükemmel bir çift oldukları halde birbirlerine katlanamayan, araları daimi bozuk olan ikili Beatrice ve Benedick’in kimyasını tutturabilmek hiç de kolay bir iş değil takdir edersiniz ki. Ama Tennant ve Tate komik olmakla kalmayıp bu zorluğun hakkından da geliyorlar. Özellikle David Tennant, kişiliği şapşallık ve serserilikle süslenmiş sivri dilli Benedick karakterini o kadar iyi oynuyor ki, daha önce gördüğümüz ya da düşlediğimiz Benedick’ler onun yanında yapay ve iki boyutlu kalıyor. Bu rolle kendisinin UK Broadway  ödüllerinde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanmış olması hiç de şaşırtıcı gelmiyor bu oyunu izledikten sonra.
 Ama oyunun tek iyi tarafı David Tennant ve Catherine Tate’in işleyen kimyası değil. 16. yüzyılda geçen bir oyunu 80’lere uyarlarken gösterilen başarı, oyunun her sahnesinde kendini gösteriyor. Kostümler, müzikler ve dekorların yanısıra, oyunda size ‘gerçek’ hissini verecek küçük ayrıntıları yakalamış olmaları da oyunun en büyük artılarından. ‘ En İyi Sahne Dizaynı’ ödülünü de kazanan oyunda hareketli sahnenin yeri gerçekten büyük, kritik anlarda dönen sahne oyunun baştan sona yeni yağlanmış dişliler gibi tıkır tıkır işlemesini, normalde becereceğinden çok daha içine çeken bir özellik kazanmasını sağlıyor.
 Doctor ve Donna Noble


Tüm bu özellikler de bir araya gelince, başarılı, eğlenceli ve sizi mutlu edecek bir oyun çıkıyor karşımıza. Tiyatro olduğu için DVD ya da internet yollarıyla bulmanın mümkün olmadığı oyunu izlemek için, Digital Theatre sitesinden satın almak veya kiralamak gerekiyor. Eğer İngilizceniz Shakespeare oyunlarını kaldıracak durumdaysa, tiyatroyu seviyorsanız (her ne kadar canlı izlemeyecek olsanız da), Shakespeare’den aldığı adın hakkını veren bu oyunu izleyin derim, pişman olmayacaksınız.