Yönetmen: Guy Ritchie
Yazar: Michele Murloney, Kieran Murloney, Sir Arthur Conan Doyle (karakterler)
Oyuncular: Robert Downey Jr., Jude Law, Jared Harris, Noomi Rapace
Yapım Yılı: 2011
Süre: 129 dk.
Dil: İngilizce
Imdb puanı:7.8
Benim puanım: 7.8
Önceki tiplemelerinde karşımıza hep belli bir kalıp içerisinde, ölümüne ciddi, alamet-i farikası haline gelmiş şapkasını takan, piposunu elinden düşürmeyen Holmes'ler görmüş olsak da, 2009 yılında Guy Ritchie farklı vizyonuyla, bunu değiştirmeyi başardı. Robert Downey Jr.'ın alaycılığın dibine vurmuş, narsist hatta biraz şaklaban Sherlock Holmes'ü, ve Jude Law'un canlandrıdığı disiplinli, sıkı bir Dr. Watson, bu eski İngiliz serisine yeni bir nefes aldırdı. "Hadi canım, öyle kavga eden Sherlock Holmes mü olurmuş?" diye söylenenlere ise tek diyebileceğim: kitapları adam gibi okuyun!
2009'da çıkan Sherlock Holmes filminin ikincisi olan, Sherlock Holmes: Gölgeler Oyununu da geçtiğimiz haftalarda vizyona girdi. Sherlock Holmes 'un kitaplarından ve televizyon filmlerinden bolca nasiplenmiş ve ilk filmini de oldukça değişik ve orjinal bulmuş olan ben, uzun zaman sonra sinemaya bu filmi görmek için gittim.
Devam filmleri genelde ilkinden daha kötü olur. Aynı havayı tutturamazlar, saçma sapan hatalar yaparlar, hikayeyi düzgün bağlayamazlar; Sherlock Holmes'de bu hataların olmamasını umut ediyordum filme giderken. Beklentilerimin çoğunu karşılamış olmaları seyri çok daha keyifli kıldı, söylemeliyim. Zaten hikayede bu sefer, Moriarty'nin olması beni en çok heyecanlandıran noktalardan biriydi. Moriarty, Sherlock Holmes'ün en ezeli düşmanı olarak bilinir. Eğer Sherlock özel dedektif değil de, bir suçlu olmaya karar verseydi, aynen Moriarty gibi olurdu diyebiliriz bir bakıma.
Filmi erken terk etmesine oldukça üzüldüğüm - Rachel McAdams'ın canlandırdığı -Irene Adler karakterinin yasını tutmaya pek fazla fırsat vermeyen film, diğer yardımcı oyuncularıyla da izleyicilerin gözünü doldurmayı başarıyor. The Girl With The Dragon Tattoo üçlemesinden tanıdığımız Noomi Rapace, Mycroft karakteriyle karşımıza çıkan Stephen Fry ve Moriarty'yle oldukça başarılı bir iş çıkaran Jared Harris resmen döktürüyorlar. Dr. Watson'ın filmin başlarında evlendiği Mary karakteriyle diğerleri kadar fazla görünmese de Kelly Reilly de takdiri hak ediyor. Tam bir "power couple" olan başrol oyuncuları Jude Law ve Robert Downey Jr.'a girmiyorum bile. İkisinin de harikulade oyunculuklarına bir de kimyalarının artık aşmış derecede tutması da eklenince, Guy Ritchie'nin oyuncularını seçerken ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha fark ediyoruz.
Filme gelirsek, ikincisinin ilkinden çok daha gürültülü ve hareketli olduğunu söylemeliyim. Normalde bu kadar aksiyon sahnesini bir Sherlock Holmes filminde mümkün olmaz ama Guy Ritchie bu hareketliliği bizi hiç rahatsız etmeden izlettirmeyi başarıyor. Sherlock'çuğumuz yine wing chun'unu yaparak adamları dövüyor, Watson'la birlikte oraya buraya koşturuyorlar, atlıyorlar zıplıyorlar. Artık 'eh, bu kadarı da biraz fazla' diye düşündüğüm tek nokta şuydu: fark ettiği ipuçlarından yola çıkarak bir adamla yaptığı dövüşün sonucunu öngörebilmesi sadece Sherlock'a değil Moriarty'e de bahşedilmiş bir yetenek olduğundan, Moriarty ve Sherlock'un telepatik olarak dövüşmeleri, ne kadar enteresan bir sahne olsa da, kabul etmeliyim biraz saçmaydı. Dövüşmelerine gerek kalmadan neredeyse geleceği görür gibi görünmelerine sebep oluyordu bu sahne ne yazık ki... Zaten bu "öngörü" sahnelerinin ilk filmden farklı bir şekilde çekilmesi de beni pek memnun etmemişti. İlk versiyonu görsel açıdan çok daha kaliteli bulduyordum, neden değiştirdiler akıl sır erdiremedim.
Sonuç olarak, iyi ve kötü yönleriyle başarılı bir yapım Sherlock Holmes. Romanların tanıdığı olun olmayın, eğer eğlenceli, zeki ve hareketli bir yapım görmek istiyorsanız veya 19. yy kıyafetlerine benim gibi takıntılıysanız, bu filmin sizi mutlu edeceği garanti.



