30 Aralık 2011 Cuma

Wing Chun da Bilirim, Geleceği de Görürüm, Bil Bakalım Ben Kimim?


Sherlock Holmes: A Game of Shadows
Yönetmen: Guy Ritchie
Yazar: Michele Murloney, Kieran Murloney, Sir Arthur Conan Doyle (karakterler)
Oyuncular: Robert Downey Jr., Jude Law, Jared Harris, Noomi Rapace
Yapım Yılı: 2011
Süre: 129 dk.
Dil: İngilizce
Imdb puanı:7.8
Benim puanım: 7.8

Şimdiye kadar yazılıp çizilmiş tüm dedektiflik hikayeleri arasında öne çıkan bir karakter vardır: Sherlock Holmes. Agatha Christie'nin Hercule Poirot'u değil, Ariadne Oliver değil, dahi Sir Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes'ü. Yanında savaş gazisi hekim arkadaşı Dr. Watson'la birlikte sayısız gizemli suçu çözmesini okurken, hangimiz şu inanılmaz ikiliyi ziyaret etmek, Londra'da Baker Sokağı 221B'ye şöyle bir uğramak istemedik ki?

Önceki tiplemelerinde karşımıza hep belli bir kalıp içerisinde, ölümüne ciddi, alamet-i farikası haline gelmiş şapkasını takan, piposunu elinden düşürmeyen Holmes'ler görmüş olsak da, 2009 yılında Guy Ritchie farklı vizyonuyla, bunu değiştirmeyi başardı. Robert Downey Jr.'ın alaycılığın dibine vurmuş, narsist hatta biraz şaklaban Sherlock Holmes'ü, ve Jude Law'un canlandrıdığı disiplinli, sıkı bir Dr. Watson, bu eski İngiliz serisine yeni bir nefes aldırdı. "Hadi canım, öyle kavga eden Sherlock Holmes mü olurmuş?" diye söylenenlere ise tek diyebileceğim: kitapları adam gibi okuyun!

2009'da çıkan Sherlock Holmes filminin ikincisi olan, Sherlock Holmes: Gölgeler Oyununu da geçtiğimiz haftalarda vizyona girdi. Sherlock Holmes 'un kitaplarından ve televizyon filmlerinden bolca nasiplenmiş ve ilk filmini de oldukça değişik ve orjinal bulmuş olan ben, uzun zaman sonra sinemaya bu filmi görmek için gittim.
Devam filmleri genelde ilkinden daha kötü olur. Aynı havayı tutturamazlar, saçma sapan hatalar yaparlar, hikayeyi düzgün bağlayamazlar; Sherlock Holmes'de bu hataların olmamasını umut ediyordum filme giderken. Beklentilerimin çoğunu karşılamış olmaları seyri çok daha keyifli kıldı, söylemeliyim. Zaten hikayede bu sefer, Moriarty'nin olması beni en çok heyecanlandıran noktalardan biriydi. Moriarty, Sherlock Holmes'ün en ezeli düşmanı olarak bilinir. Eğer Sherlock özel dedektif değil de, bir suçlu olmaya karar verseydi, aynen Moriarty gibi olurdu diyebiliriz bir bakıma.

Filmi erken terk etmesine oldukça üzüldüğüm - Rachel McAdams'ın canlandırdığı -Irene Adler karakterinin yasını tutmaya pek fazla fırsat vermeyen film, diğer yardımcı oyuncularıyla da izleyicilerin gözünü doldurmayı başarıyor. The Girl With The Dragon Tattoo üçlemesinden tanıdığımız Noomi Rapace, Mycroft karakteriyle karşımıza çıkan Stephen Fry ve Moriarty'yle oldukça başarılı bir iş çıkaran Jared Harris resmen döktürüyorlar. Dr. Watson'ın filmin başlarında evlendiği Mary karakteriyle diğerleri kadar fazla görünmese de Kelly Reilly de takdiri hak ediyor. Tam bir "power couple" olan başrol oyuncuları Jude Law ve Robert Downey Jr.'a girmiyorum bile. İkisinin de harikulade oyunculuklarına bir de kimyalarının artık aşmış derecede tutması da eklenince, Guy Ritchie'nin oyuncularını seçerken ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha fark ediyoruz.

Filme gelirsek, ikincisinin ilkinden çok daha gürültülü ve hareketli olduğunu söylemeliyim. Normalde bu kadar aksiyon sahnesini bir Sherlock Holmes filminde mümkün olmaz ama Guy Ritchie bu hareketliliği bizi hiç rahatsız etmeden izlettirmeyi başarıyor. Sherlock'çuğumuz yine wing chun'unu yaparak adamları dövüyor, Watson'la birlikte oraya buraya koşturuyorlar, atlıyorlar zıplıyorlar. Artık 'eh, bu kadarı da biraz fazla' diye düşündüğüm tek nokta şuydu: fark ettiği ipuçlarından yola çıkarak bir adamla yaptığı dövüşün sonucunu öngörebilmesi sadece Sherlock'a değil Moriarty'e de bahşedilmiş bir yetenek olduğundan, Moriarty ve Sherlock'un telepatik olarak dövüşmeleri, ne kadar enteresan bir sahne olsa da, kabul etmeliyim biraz saçmaydı. Dövüşmelerine gerek kalmadan neredeyse geleceği görür gibi görünmelerine sebep oluyordu bu sahne ne yazık ki... Zaten bu "öngörü" sahnelerinin ilk filmden farklı bir şekilde çekilmesi de beni pek memnun etmemişti. İlk versiyonu görsel açıdan çok daha kaliteli bulduyordum, neden değiştirdiler akıl sır erdiremedim.

Sonuç olarak, iyi ve kötü yönleriyle başarılı bir yapım Sherlock Holmes. Romanların tanıdığı olun olmayın, eğer eğlenceli, zeki ve hareketli bir yapım görmek istiyorsanız veya 19. yy kıyafetlerine benim gibi takıntılıysanız, bu filmin sizi mutlu edeceği garanti.

21 Kasım 2011 Pazartesi

En Bilindik Masal Farklı Versiyonlarda

Birkaç hafta önce imdb'de gezinirken geçtiğimiz yıl No Strings Attached ve Friends With Benefits filmleriyle başımıza gelen bir şeyin tekrarlanmak üzere olduğunu farkettim. Hatırlarsanız benzer konuya sahip iki romantik komedi filmi, birbirleriyle art arda vizyona girmişti. İkisinin de vasat olması bir yana, başrol oyuncuları Natalie Portman ve Mila Kunis'in de Black Swan gibi harikulade bir filmden sonra böyle seçimler yapmaları bende küçük çaplı bir travma yaratmıştı.
Hollywood'un yeni bir şeyler yaratma "becerisi"ne dair söylenecek bir şeyin kalmadığını son yıllarda fark etmişsinizdir zaten. Aynı yemeği ısıtıp ısıtıp önümüze koyan bir sektörün son olarak eski reyting rekortmeni filmleri 3D şekilde önümüze sunmaya başlamasından bu yana, bir miktar farklı sayılabilecek filmlere bile şaşırıyorum artık. O yüzden Pamuk Prenses masalının da iki farklı filmle 2012'de bir-iki ay arayla çıkacağını fark ettiğimde, şoka uğradım diyemeyeceğim. Ama trailer'ları izlediğimde, aynı hikayeyi kullanmış olsalar da, en azından çok farklı uyarlarmalar yapmış olduklarını görmek biraz avunmamı sağladı. 


Snow White And The Huntsman

Yönetmen: Rupert Sanders
Yazarlar: Hossein Amini, Evan Spiliotopulos
Oyuncular: Kristen Stewart, Chris Hemsworth, Charlize Theron
Çıkış Tarihi: 1 Haziran 2012 (ABD)

"Pamuk Prenses ve 7 Cüceler" adıyla bildiğimiz masalı "Pamuk Prenses ve Avcı" şeklinde değiştirmelerinden hikayenin ne tarz bir yönde ilerleyeceğinin sinyallerini hafiften verdikleri bu film, ikilinin daha "ciddi" olan versiyonu. Fragmanda gördüğümüz kadarıyla dünün Thor'u Avcı'mız, Prensesi öldürmek üzerine aldığı görevi sorguluyor ve kızı Kraliçe'nin güzellik takıntısı uğruna kurban etmek ve kızın (masalda akciğerleri olan) kalbini yemesi için ona götürmek yerine, Prenses'i Kraliçe'ye karşı bir savaşçı olarak yetiştiriyor. Prens'in aşkını ve 7 cüceleri (fragmanda gördüğümüz kadarıyla) biraz daha geri plana atılmış gibi hissettiren bu filmde, fantastik bir aşk hikayesini, fantastik/epik bir aksiyona çevirmişler gibi görünüyor.
Daha önce adını hiç duymadığımız Rupert Sanders'ın yönetmenliğini yaptığı bu filmi ne gibi bir şekle soktuğunu merak etmekteyim ama yazarlar arasında klasik Disney filmlerine aşinalığı olan Evan Spiliotopulos olduğu için masalın bir yere kadar aslına sahip çıkacağını düşünüyorum. Oluşturulan karanlık atmosfer ve kullanılan efektlerle cidden göz dolduran filmde şu an için en çok ilgimi çeken şeyse, Kraliçe üzerine odaklanmış gibi görünen bir anlatım şekli izlemesi.
Pamuk Prenses rolünde Twilight serisi sayesinde dünya çapında üne kavuşan Kristen Stewart'ın olması, filmi pek çok bekleyen gibi beni de endileşelendirmiyor değil. Oynadığı her rolde kendini canlandırıyormuş hissi veren Kristen Stewart'ın bilindik mimik ve jestlerininin ne kadarını göreceğiz sorusuna dair bir ipucu da bulamıyoruz fragmanda, zira kızcağız o 2 dakika içinde tek kelime bile etmiyor. Daha giydiği kostümlerle aklımı başımdan alan Kötü Kalpli Kraliçe rolünde ise güzeller güzeli Charlize Theron var. Kristen Stewart'ın doğal bir güzelliğe sahip olduğuna şüphe yok ama gerçekten, Charlize Theron'la karşılaştırınca, masalın bu versiyonunda Kraliçe'nin "en güzel" olma konusunda endişelenmesine gerek yok gibi görünüyor... İsyankâr Avcı rolünde geçen yılın Thor'u Chris Hemsworth var. Thor'da aktörlük namına çok bir şey göremediğimiz Hemsworth'ün bu rolde neler yaptığını göreceğiz bakalım. Yakışıklı Prens'i ise geçen yıl Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides'da 'deniz kızına aşık olan dini bütün delikanlı' rolünde izlediğimiz Sam Claflin canlandıracak.


Mirror, Mirror

Yönetmen: Tarsem Singh
Yazarlar: Grimm Kardeşler, Melissa Wallack, Jason Keller
Oyuncular: Lily Collins, Julia Roberts, Armie Hammer
Çıkış Tarihi: 16 Mart 2012

Bu versiyonda ise, hikayeye aksiyon yerine bolca komedi unsuru katılmış. Fragmanda orjinal masaldan okuduğumuzdan farklı alt-hikayeler oluşturulduğunu görsek de, ( Kraliçe'nin finansal sorunları yüzünden Prens'le evlenmek istemesi gibi ) bu versiyonun, aslına çok daha fazla sadık kaldığı belli. Yazarlar arasına Grimm Kardeşleri koymaları da kendilerinin de buna inandıklarının bir kanıtı olsa gerek. Öbürüne göre çok daha renkli ve neşeli bir atmosfer yakalayan bu versiyonun daha küçük yaştaki izleyici kitlesine seslendiğini görmek için dahi olmaya gerek yok.
Mirror, Mirror'a göre masalımız bildiğimiz bir şekilde başlıyor ama Kral'ın ölümüyle ( ki onu da ironik olarak her fantastik rolünde zamansız ölümüyle bilinen Sean Bean canlandırıyor ) Pamuk Prenses, Kraliçe tarfından ormana sürülüyor. Burada tanıştığı 7 Cücelerle kaldığı zaman boyunca kılıç kullanmasını öğreniyor gibi görünen Prenses, Kraliçe'nin Prens'le olan düğününü basmaya karar veriyor.
Mirror, Mirror'ın yönetmenliğini The Fall (2006) ve son olarak Immortal'dan (2011) tanıdığımız, fantastik hikayeler anlatmaktan hoşlanan Tarsem Singh üstlenmiş. Hintli yönetmenin Bollywood esintilerini filmin müziğine ve atmosferine bir nebze de olsa taşıdığını fark ediyoruz fragmanda. Pamuk Prenses rolünde Phil Collins'in kızı Lilly Colins var. Rol aldığı hiçbir şeyi izlemediğimden bunun üstüne bir yorumda bulunamayacağım ama en azından Julia Roberts'dan güzel olduğu için masalı o yönde anlamlı kıldığını söyleyebiliriz. Kraliçe rolünde Julia Roberts, filmin çoğu yükünü kendi başına taşıyacakmış gibi görünse de Prens rolünde The Social Network'teki (2010) "ikizleri" oynamasıyla beni etkileyen Armie Hammer'ın olması ona yardım açısından artı sağlayacaktır diye düşünmekteyim. "Klasik" Yakışıklı Prens görünümüne sahip olması da bir ekstra tabii.
_____ . ______
Sonuç olarak, 2012 baharında sinemalara çok farklı Pamuk Prenses filmleri gelecek. Birinin çok daha karanlık, aksiyonlu diğerininse rengarenk,cıvıl cıvıl ve neşeli olması farklı yaşlarda izleyicileri memnun edecektir elbette. Herkesin kendine göre olanı seçeceğine şüphe yok tabii (hatta ikisini birden izleyenler bile olacaktır), ama hikayeye kattığı ekstra değişiklik, karanlık yapısı ve Kraliçe karakterinin çok daha ilginç hale getirilmesi sebebiyle benim oyum Snow White and The Huntsman'den yana.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Midnight in Paris: Tek eksiğimiz Chaplin olsun

Yönetmen: Woody Allen
Yazar: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Kathy Bates
Yapım Yılı: 2011
Süre: 94 dk.
Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca
Imdb puanı: 7.9
Benim puanım: 7.5

Paris'in büyüleyici bir şehir olduğunu oraya gitmemiş olanlar bile bir şekilde 'bilirler'.Woody Allen gibi dahi bir yönetmenin elinden bu sırlarla dolu, ışıltılı şehri izlemekse, gününüzü aydınlatan şeylerden biri olacaktır. Hele o an Paris'e gitmenizi istetecek manzaralar kadar zekice yazılmış, bol diyaloglara da kredi veriyorsanız, Midnight In Paris, tadından yenmez.

Film başlarken uzuuuun bir manzaralar silsilesiyle tanıştırıyor bizi usta yönetmen. Barcelona Barcelona'daki gibi iç çektiren görüntüleri hatırlatan bu kısım, bir izleyici olarak bize Paris'i bir gündeki halleriyle tanıtmış oluyor. Sabah Paris, öğlen Paris, yağmurda Paris, akşam üzeri Paris ve gece Paris... Sonra da beklediğimiz an, yani filmde genellikle Woody Allen'ın üstlendiği, filmin geveze karakterinin konuşması geliyor. Evet, bu ses Woody Allen'a değil, Owen Wilson'a ait. Evet, ben aslında Owen Wilson'dan hiç hoşlanmam. Ama film ne yapıyor ediyor, inandırıcı kılıyor bu adamı benim için. Adı Gil olan bu karakteri bir buçuk saat boyunca Owen Wilson olarak değil de, Hollywood'un yaratıcılığa prim vermeyen ortamından kaçmaya çalışıp kendi başına bir şeyler becermeye uğraşan, yağmur altında ıslanarak Paris sokaklarını arşınlamaktan çekinmeyen son derece romantik ve nostaljik kafada bir adam olarak görebiliyorum. Daha filmin başından itibaren birbirleri için doğru seçim olmadıklarını anladığımız realist/pragmatik nişanlısını da Rachel McAdams canlandırmakta. Gil'i kendi mükemmeliyet çerçevesinde düzeltmeye çalışan, onunla vakit geçirmektense kendini beğenmiş, 'göstermelik entel' arkadaşının (ki tur rehberiyle yaptığı tartışmada beni benden almıştı) şişinerek yaptığı fikir beyanlarını dinlemeyi tercih eden Inez'le alakalı hoşuma giden tek şey, adı diyebilirim.


Nitekim, kendisi için son derece rahatsız geçen bir gecenin ardından Gil, malum grupla dansa gitmek yerine otele dönmeye karar veriyor. Sarhoş olmak + yolu doğru düzgün bilmemek = kaybolmak formülüyle Fransa'nın ücra köşelerinden birine ulaşan Gil'in büyülü masalı, normallerinin aksine saatin 12'ye vurmasıyla başlıyor.. Klasik bir Peugeot'un içinden çıkan bir parti grubunun kendisini arabaya çağırmasıyla Gil, hayatının yolculuğuna çıkmış oluyor aslında. Gittiği partide 1920'lerden fırlamış gibi giyinen insanların haline, fonda Cole Porter'a acayip derecede benzeyen bir adamın piyano başında söylediği Let's Fall In Love şarkısının olmasına şaşkın şaşkın bakınan Gil'in tanıştığı ilk adam da Scott Fitzgerald çıkınca, kahramanımız her zaman yaşamayı hayal ettiği kendi "Golden Age'i" olan döneme geldiğini anlar. Eh, Hemingway'le kankaya bağlayıp yazdığın roman hakkında fikirler alacak, Gertrude Stein ve Picasso ve başta olmak üzere o dönemin en ünlü sanatçılarıyla oturup sohbet edecek kıvama gelince, kim geri dönmek ister sorarım size. Uzun ağızlıklı sigaraları ve tüylü başlıklarıyla arz-ı endâm edem kadınların cazibesinden bahsetmiyorum bile.. (Bahsedersem fazla spoiler'a girip, filmi izlemenize sebep bırakmayacağım, onu farkettim..)


Hikayesinde resmi geçit yapan büyük sanatçıların yanında, ünlü oyuncuların da resmi geçit yaptığı bu filmin ( ki özellikle Adrien Brody'nin Dali canlandırmasına hayran kaldığımı söylemeliyim ) eğlenceli diyaloglarla ve özellikle 20'lere gittiğimizde aşmış bir güzelliğe erişen Paris görüntüleriyle izleyicileri etkileyeceği bariz bir durum. Bana kendi halimi hatırlatıp beni buruk bir şekilde gülümseten ise, filmin sonlarına doğru farkettiğimiz 'kimsenin yaşadığı dönemden memnun olamaması' fikri, ve herkesin aslında yaşamak istediği başka bir dönem hayal etmesiydi. Filmdeki ana çatışmayı yaratanın da bu konu olduğunu düşünürsek, Belle Epouqe döneminden bir adamın çıkıp "Şimdiki nesilde de hiç hayal gücü yok." demesi hiçbir çağın, içinde yaşayanlar için yeterli olmayacağını anlatmanın en bariz şekli olsa gerek.


Daha fazla melankoliğe bağlamadan toparlamak gerekirse, Midnight in Paris kullanılan müzikler, yazılan diyaloglar ve salya akıttıran görüntüleri ve gülümseten hikayesiyle yalnızca Allen severleri değil, romantik komedi severleri de memnun edecek bir yapım. O fantastik dünyaya adım atmak istediğiniz sürece, sona nasıl bağlanmış nerden bağlanmış çok da kafaya takmadan, zevkini çıkarabileceğiniz bir "yağmurda-da-Paris-bir-başka-güzel" filmi bu..

20 Ekim 2011 Perşembe

Restless: Ölümü Prova Etmek

Yönetmen: Gus van Sant
Yazar: Jason Lew
Oyuncular: Mia Wasikowska, Henry Hopper
Yapım yılı: 2011
Süre: 91 dk.

Dil: İngilizce
Imdb puanı: 6.7


Aslında 4 saat boyunca aç biilaç sırada beklemenin, onca beklentinin ardından benim adıma tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı Filmekimi. 10 filme gitmek isterken yalnızca 4'üne bilet bulabilmiştim 'Lale'liler yüzünden. Gus van Sant'in Restless filmi de bunlardan biriydi. Festivalde gittiğim son film olması büyük önem ifade ediyordu benim için çünkü benim açımdan gayet kısa geçen 2011 Filmekimi'nin damağımda hoş bir tat bırakmasını istiyordum. Eh, yönetmen koltuğunda Gus van Sant oturduğundan beklentiler de yükseliyor doğal olarak...

Öncelikle, Restless'ın alıştığımız türde bir Gus van Sant filmi olmadığını söylemeliyim. Diyalogsuz geçen sekansların ya da uzun yürüyüşlerin olduğu ağır ilerleyen bir film yok karşımızda. Good Will Hunting ya da Milk gibi daha akıcı olmasına, hatta afişlerinde ve fragmanlarında özellikle bu filmlerin üzerinden bir 'tanınmışlıkla' lanse edilmesine rağmen, kesinlikle bir “Hollywood” filmi değil. Sade ve sakince ilerleyen bağımsız bir aşk filmi bu.

Gus van Sant'in "farklı ve sorunlu" gençlerin hikayelerini anlatmayı sevdiğini biliyoruz, Restless'ta da bu durum değişmemiş zira. Ailesini kendisinin de içinde olduğu trajik bir araba kazasında kaybetmiş, kendisi de 3 ay boyunca komada kaldıktan sonra kılpayı kurtulmuş olan Enoch, ölümü fena derecede takıntı haline getirmiş olan 20'lerin başlarında olduğunu tahmin ettiğim bir genç. Tanımadığı insanların cenazelerine katılıyor, sokağa yatıp tebeşirle kaza yerlerinde ölülere yapıldığı gibi vücudunun etrafını tebeşirle çiziyor. Tabii II. dünya savaşında 'çarpışmış' olan hayalet kamikaze arkadaşı Hiroshi'yle amiral battı oynadığını da unutmamak lazım. Birlikte yaşadığı teyzesinin çağrılarına kulak asmayarak kendini bir nevi ölüm duvarıyla çevrelemiş olan Enoch, yine tanımadığı birinin cenazesine gittiğinde Annabel'le tanışır. Annabel, daha sonra Enoch tarafından tanıştırıldığı Hiroshi'nin deyimiyle 'erkek gibi giyinen', kısa saçlı, doğal bir güzelliğe sahip ilginç bir kızdır. Onun ilgi alanı olan kuşlar da, aslında Annabel'in özgürlüğe olan özlemini anlatmaktadır çünkü Annabel'in de dediği gibi su kuşları hem suda hem karada hem de havada yollarına devam edebilir, asla durdurulamazlar.

Kısa zamanda birlikte zaman geçirmeye başlayan bu iki genç, aynı gözlüklerin ardından baktıklarını fark ederler hayata. Arkadaşlıkları gelişir. Sırlar açıklanır. Enoch ailesini nasıl kaybettiğini anlatır, Annabel de beyin tümörü sebebiyle 3 aylık ömrü kaldığını söyler Enoch'a. O an fark ederiz ki, Enoch'un yarattığı duvar aslında hala ölümle çevrilidir. Bu yüzden, Annabel'e yolun sonuna kadar ona eşlik etmek istediğini söylediğinde şaşırdığımı pek söyleyemeyeceğim. Birbirlerine aşık olmalarının ve geçirdikleri eğlenceli ve güzel günlerin ardından 3 ayın sonuna yaklaşıldıkça Annabel'i kaybetme korkusu Enoch'u ne yapacağını bilemez hale getirir. İlişkilerinin başlarında teypten çalan fon müziği ve ellerindeki senaryoya doldurdukları klişe cümlelerle  Annabel'in ölüm sahnesini prova ederlerken adeta nanik yaptıkları günün gerçeğe dönüşmesi, bunun aslında bir oyun olmadığını hatırlatır. Hem bize, hem de Enoch'a.Yaklaşan ölümle birlikte geçmiş kayıplarını tekrardan hatırlayan Enoch, teyzesiyle yaptığı bir tartışmada ölüme olan takıntısının asıl sebebini anlamamızı sağlar. 3 ay boyunca komadayken cenazesi yapılan ailesine hoşçakal diyememenin acısı içinde, başkalarının cenazelerinde teselli arayan biri olmuştur.

Annabel'in sessiz sedasız ölümünden sonra cenazesinde bir konuşma yapmak için Annabel'in ablasından izin ister Enoch. Ağlamak ya da sadece konuşmaktansa Annabel'le geçirdiği zamanları hatırladığında yüzünde bir gülümseme oluşur. Filmin son sahnesi olan bu gülümseme, sonunda bir sevdiğine düzgünce veda edebilmenin huzurunu anlatır bizlere..


Önceden de dediğim gibi alışkın olduğumuz bir Gus van Sant filmi değil Restless. Gus van Sant'in en iyi filmlerinden biri de değil aslında. Bilindik bir konuya ve yer yer klişelere sahip ama ustaca çekilmiş, kendini izlettirebilen bir film. Alice in Wonderland'den beri bolca görmeye alıştığımız Mia Wasikowska'nın canlandırdığı karakter gibi sade ve şık oyunculuğu ve ilk sinema filmi için fena bir iş çıkarmayan Henry Hopper'la kimyalarının tutması filmi güzel kılan yönlerden biri elbette. Filmekimi'nde gitmek isteyeceğiniz son film olmaz muhtemelen, tekrar izlemek istemeyebilirsiniz bile, Gus van Sant denince de aklınıza gelecek bir film değil ama izlerken şikayet etmeyeceğiniz ve (ne kadar duygusal olduğunuza bağlı bu) yer yer gözlerinizi doldurabilecek sevimli bir veda filmi olduğuna şüphe yok :)





3 Ekim 2011 Pazartesi

Her Şeyin Bir İlki Var

Blog açmayı birkaç yıl önceden beri istiyordum aslında; ama ne bir fikir vardı kafamda, ne bir ad ne de onunla ilgilenecek zaman. En güzel bahaneleri bulmuştum yani. Tembelliğim de tutmuştu laf arasında... Maymun iştahlı biri olabilme kapasitem de hiç ama 'hiç' yardımcı olmadı bu duruma tabii.

Artık kafamdan hepten çıkmış olan blog fikri, yıllar sonra Medya ve İletişim okumaya başladığım okulumda hocalarımız tarafından bir "yıllık görev" olarak tüm sınıfa verildiğinde fark etmeden memnun olmam, aslında bunu ne kadar çok yapmak istediğimi hatırlattı bana. Belli bir korku benliğimi kaplamadı da değil tabii. "Ne yazacağım; tasarımı nasıl olsa; çok konu mu yazsam bir konuya mı sağdık kalsam; ay ben galiba yapamicam!" gibisinden bir panik-atak seansı geçirmedim dersem, çok fena yalan atmış olurum. Hatta daha bugüne kadar bile doğru düzgün karar vermiş sayılmazdım. En sonunda (çoğu insanın yapacağı gibi)  yapmaktan en çok zevk aldığım şeylerin neler olduğunu düşünmeyi akıl ettim, sonuçta kendim eğlenerek yazmadığım blogdan ne hayır gelirdi ki? :D

Yani işte, daha da dolaylamamak gerekirse konuyu, blogumda kitaplardan ve filmlerden/dizilerden bahsedeceğim. Zaman ilerledikçe belli bir konuya daha ilgi gösterebilir hepten ona kayabilirim ama şimdilik bu durum biraz uzaklardan el sallıyor gibi. (Aslında el sallıyoru bırak, bildiğin bir baş selamı veriyor anca.)

Yazmak hiçbir zaman kendimi yeterince güçlü gördüğüm bir alan olmadı, ama elimden geleni yapacağım. Bazen yazarken çok fena konuyu dağıtırım, mallığım tutar, sıkılırım, sıkarım.
Lütfen affedin.