18 Aralık 2012 Salı

Yönetmen, Komedyen, Müzisyen, Aktör: Julian Smith adlı bir Youtube Sansasyonu

Boş zamanlarımda tembel hissederken, vakit geçirmek için Youtube'da çürümek yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biri. Arama sekmesine rastgele girilen bir şeyden çıkanlar arasından ya da izlediğimiz bir şeyin yanındaki öneriler sütununda hazineler bulunabiliyor bazen.
Her ne kadar kendisi bir Youtube hazinesi olsa da, Julian Smith'le tanışmam böyle olmamıştı. Facebook'a yeni katıldığım 2009 senesinde herkesin paylaştığı bir video vardı, bilmem hatırlar mısınız, "25 Things I hate about Facebook" diye. Bu videoda genç adamın teki, Facebook hakkındaki son derece haklı gözlemlerini eğlenceli bir dille iğneliyordu.

Sizi bilmem ama, ben bir şey beğendim mi nereden geldiğine bakarım. Kendi yazdığı ve yönettiği (genelde de başrolünde oynadığı) başka birkaç video daha çok hoşuma gidince, kendisini o zamandan itibaren takibe aldım. Smith daha o zamandan komedi ve yönetmenlik dalında Youtube listelerinde üst sıralarda yer alıyordu zaten. Videolarını takip etmeye başladığımda,  "Awkward Moments" adını verdiği (artık bulunmaları nitekim daha zor olan) skeç serisi yapıyordu. Yıllar içinde daha müzik bazlı bir yola saptı, subscriber sayısını arttırmak için kaçırılmasını konu alan kısa bir dizi bile yaptı. Gittikçe ününe ün kattı, yaptığı skeçlerde konuk oyuncuları ağırlamaya başladı. Hatta bir videosunda elinde gitarıyla Jason Cameron'a yazdığı o acayip şarkılardan birini bile söyledi. Ha, şu arabanın orasına burasına vurarak müzik yaptıkları yeni bir reklam var ya, evet o birkaç sene önce yapmıştı.

Julian yaptığı her videonun sonunda "I made this for you." diyedursun, ben de uzun zamandır yapamadığı bir sonraki skeci merakla beklerken sevdiğim videolarından bir seçme yayınlayayım dedim.
İyi seyirler!

Kendisini gördüğüm ilk şey olduğundan, önce bunu koyayım dedim


Bu video anlatılmaz, yaşanır :D

I made this for you lafının çıkış noktası

Bu videoda Julian'ın alter egosu olan Jeffery Dallas'la da tanışmış oluyoruz


Jeffery'nin akılda kalıcı şarkı yazmadaki hüneri...


Google'lamak üzerine...

80'lere "enfes" bir yolculuk

Günümüz ilişkileri üzerine


Son olarak, James Cameron's my BFF

The Hobbit: Geçmise Beklenmedik bir Macera



The Hobbit'i pazar akşamının son seansında gittim izledim. 3D olayına acayip kıl olmama rağmen bu filmi sinemada görmezsem kahrımdan depresyona gireceğimi bildiğimden paraya kıydım. Salonun iyi bir yerinde olduğuna dair tartışmaya pek mahal vermeyen bir noktaya bilet aldım, gözlükleri takındım. Orta Dünya’ya 9 sene sonra tekrar uğradım. The Lord of the Rings serisinden o tanıdık Shire müziğini tekrar duyunca, insan bir duygusallaşıyor, eski anılar canlanıyor. Son filmi gördüğüm altıncı sınıftaki halime geri döndüm sanki. (The Return of the King fazla uzun olduğundan iki ara vardı ve ikinci arada filme karşı duygularımı fazla sesli dışavurduğumdan başka bir yere oturmam istenmişti.) Tam bir sene sonra çıkacak olan ikinci filmde de aynı şeyler olur mu bilemem ama, hayatının böyle belli bir bölümünü kapsayan şeylere karşı insanın sevgisi bir başka oluyor gerçekten.
Öncelikle, filmi başarılı bulduğumu söyleyeyim (sürpriz, sürpriz). LOTR serisi gibi The Hobbit'in de yönetmeni ve yapımcısı olan Peter Jackson, gerçekten işini biliyor. Başta 300 küsür sayfalık bir kitabı üç filme çevirdiği için sevinmekle beraber kendisine "paracı paracı paracı" gözüyle bakıyordum ama filmi izledikten sonra hak verdim. The Hobbit'ten üç uzun metrajlı film rahat çıkarmış.

  
Film, asıl hikayenin 100 küsür sayfasını kapsadığından filmde yeterince bir şey olmayacağını düşünür insan değil mi, ama değil işte. Ben o 169 dakikanın her saniyesinde eğlenmeyi başardım. (Tamam belki günler boyu dağları tepeleri aştıklarını göstermek için pek çok farklı kamera açısından yapılmış olan dış çekimler biraz fazlaydı ama yine de...) Ayrıca Elijah Wood'un cast'a katılmasına sebep olanlarla beraber kitapta olmayıp da filmin senaryosuna eklenmiş sahneler hikayenin yapısını bozmayıp, aksine hikayeyi güçlendirici rol oynamış. Diyorum ya, adam işini iyi biliyor.

Bu arada, Bilbo Baggins'in gençliğini canlandıran Martin Freeman çok çok doğru bir seçim olmuş bence. Kendisini Dr. Watson olarak seviyordum, ama Bilbo olarak gönlümde taht kurdu resmen. Onun dışında, Cüceler Prensi Thorin olarak (ironik bir şekilde kendisi aslında 1.88 boyundaymış) Richard Armitage da son derece başarılıydı. Ama benim favorilerim Aiden Turner ve James Nesbitt'in canlandırdığı Kili ve nedense Anthony Kiedis'in yandan yemişi olduğunu iddia ettiğim Bofur adlı cüceler oldu. Hem Gandalf, hem Magneto olarak zaten "awesomeness" derecesini zorlayan Ian McKellan ve o pörtlek mavi gözlerindeki obsesif hobbitimsiyi nerede olsa göreceğimiz Andy Serkis'ten bahsetmiyorum bile.




The Hobbit kitabının tamamını okumamış olmakla beraber, filmi nerede kesmeyi bildiği için Peter Jackson'ı tebrik ediyorum zira tam kaldığım noktada bitti film. Ben de keşke önceden tüm kitabı bitirseydim diye üzülmek zorunda kalmadım.

 The Hobbit'i bu kadar çok beğenmemin sebebi yalnızca LOTR prequel'ı ya da fantastik bir hikayesi olması ya da film boyunca benden kısa olduğunu bildiğim karakterleri izleyebilmem değil. Aynı zamanda bana bir bütünlük hissi de verebilmesi. Milyonlarca kişiyle birlikte aynı şeyi sevdiğini bilmek nedense o şeyi daha da bir güzel yapıyor. Bir kitap ve film serisinin art arda neredeyse 3 jenerasyonu etkileyebilecek bir güce sahip olması, gerçekten inanılmaz bir şey.
 

O yüzden size de Çıkın Çıkmazı'nda başlayan bu epik maceraya bir an önce katılmanızı öneriyorum. İşte ama sonra bir sene nasıl bekleyeceğiz bir sonraki filmi falan derseniz, bunun daha extended Bluray version'ı çıkacak, bir sonraki yeni yıla kadar götürür bizi o.





5 Aralık 2012 Çarşamba

United States of Tara

Akıbetini araştırmadan izlemeye başladığım, acayip sevdiğim ve sonunda iptal edildiğini öğrenerek sinir olduğum dizilere biri daha eklendi... 2009 yılında Showtime tarafından yayına giren ve 2011'de üçüncü sezonunu tamamladıktan sonra iptal edilerek televizyona veda eden United States of Tara, son derece başarılı olmasına rağmen reytinglerin azizliğine uğrayan dizilerden bir tanesi. 

Görünüşte son derece normal bir orta sınıf Amerikan ailede genç bir anne olan Tara'yı ve onun ailesini konu alıyor United States of Tara. Ne yapmak istediğine karar veremeyen uçarı kızı, gay olduğunu yeni yeni fark eden ergen oğlu ve peyzaj düzenleyicisi kocası ile ilk bakışta mutlu mesut yaşadığını düşündüğümüz Tara'yı diğer annelerden farklı kılan ve bizi ekrana kitleyen şey ise, onun DID (Dissociative Identity Disorder) adı verilen çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip olması.

(Soldan başlayarak) Buck, Alice, Tara ve T.


                                                  
Son derece komik ve aynı zamanda acayip durumlara tanık olduğumuz dizinin konusu, Tara'nın uzun bir süre sonra kendisini "salya akıtan bir bitkiye" çeviren hapları kullanmayı bırakmasıyla başlıyor. Bölüm bölüm Tara'nın yıllar önce yaşadığı bir travma sonucu oluşturduğu farklı kişilikleri tanımaya başlıyoruz ki bunlar, 1950'lerde yaşayan kontrol manyağı bir ev hanımını (Alice), 16 yaşında ağzı bozuk bir genç kızı (T.) ve motor kullanıp av tüfeği taşıyan bir savaş gazisini (Buck) kapsıyor. Birinci sezonda bu alt kişilikler üzerine yoğunlaşılsa da ikinci ve üçüncü sezonda son derece acayip ve yer yer endişe verici şeyler de gerçekleşmiyor değil. Yaşadığı travmayı ve ne zaman bu kişiliklerin ortaya çıktığını hatırlayamayan ve kaybettiği zamanların sebebini öğrenmek isteyen Tara'nın başına ne geleceğini merak ediyor, bir yandan da çoğu kişi tarafından 'deli' olarak hitap edilecek bir anneye veya eşe sahip olmanın günlük hayatta yol açabileceği zorlukları da görüyoruz. 

Burada söylemeliyim ki, Tara rolünü üstlenen Toni Colette'in oyunculuğu da burada çok önemli bir rol alıyor. Velvet Goldmine (1998) ve Little Miss Sunshine'da (2006) takdir ederek izlemiştim ama burada diziyi izlenebilir kılan şeylerin en başlarında geldiğini söylemek abartmak olmaz kesinlikle. Aldığı Emmy ve Golden Globe ödülleriyle de dizinin başarısına başarı katan Toni Colette'in bundan sonra ne yapacağını da merak etmekteyim. Dizinin izlenmeme sebebi neydi diye soracak olursanız, beni geçiyor vallahi. Ben çok zevk alarak kısa sürede 3 sezonu da bitirdim, zaten her bölümü 25-30 dakika arasında değişen ve sezon başına 12 bölümcük olan Tara'yı izlemekte ne gibi bir zorluk çekilebileceğini gerçekten aklım almamakta. (Yani, dizide kullanılan müzikler bile çok güzel, sorun neydi???!)

Dizinin Emmy kazanan açılış jeneriği

Yapımcılığını Steven Spielberg'ün ve senaristliğini de Diablo Cody'nin (en iyi orjinal senaryo dalında Juno'yla Oscar kazanmıştı kendisi hatırlarsanız) üstlendiği United States of Tara, sonunu göremediğimiz diziler kervanına haksız yere katılmış bir örnek daha. Televizyondaki çoğu şeyden çok daha ilginç ve akıllıca bir yapım olmasına ve uyumlu bir oyuncu kadrosuna sahip olmasına rağmen Tara'nın (aynı zamanda Alice, T. ve Buck'ın) hikayesinin nasıl bağlanacağını göremeyecek olmak, büyük bir üzüntü gerçekten.