29 Nisan 2012 Pazar

Festivalde Bir Canavar Vol.2

Alpler (Alpeis)

Yorgos Lanthimos'un yeni filmi olan Alpler, yönetmeninin yakaladığı başarı söz konusu olmasa gözden kaçabilecek filmlerden biriydi festivalde. Dogtooth (2009) filmiyle yakaladığı büyük başarının ardından yeni filmini görmek farz gibi bir şey olmuştu benim için.
 Alpler, konusuyla aslında hayli ilgi çekici olduğunu düşündüğüm, fakat kendisinden bu merakın karşılığını alamadığım filmlerden biri oldu ne yazık ki. Farklı bir şekilde kurgulansaydı, kamera hareketleri bu kadar sıkıcı olmasaydı çok daha güçlü bir film olabilirdi karşımızdaki. Öyle ki, konuyu eğer bir yerden önceden okumadıysanız, filmin ilk yarım saatinde ne haltın geçtiğini anlamak bayağı bir zor oluyor.
Kendilerine "Alpler" adını takan; bir hemşire, jimnastikçi ve onun koçunun oluşturduğu bir grup insanın, randevu sistemiyle başka insanların ölen sevgililerinin, çocuklarının, akrabalarının yerine geçmelerini izliyoruz. Yaptıkları bu işin asla kırılmaması gereken kuralları da, müşterilerle duygusal bir bağlılık kurmamak ve gizli kalmak. Yaptığı işin gereklerine uymamaya başlayan hemşire karakteri üzerinden izliyoruz filmin büyük bir kısmını, bu da belli sonuçlar doğuruyor elbette, ama bir buçuk saatinizi ayırmaya değer mi değmez mi bilemeyeceğim.
Filmin en beğendiğim yeri, kendilerine neden "Alpler" dediklerinin açıklandığı sahneydi diyeyim de siz anlayın artık.


Marjane Satrapi, çokça beğenilen oto-biyografik animasyonu Persepolis'in (2007) ardından, bu sefer de kendisi doğmadan önce ölmüş amcası Nasser Ali'nin hikayesini getiriyor beyazperdeye. 50'lerde geçen bu hikaye her ne kadar Satrapi'nin amcasını anlatsa da, biyografik sayılacak bir film değil. Satrapi'nin amcası üzerinden geliştirdiği hayal dünyası içinde geçen, melankolikliğine rağmen içerdiği mizahla insanı anlatan bir film bu.
Dünyaca ünlü yetenekli müzisyen Nasser Ali, emektar kemanının kırılmasının ardından, her ne kadar arasa da bir türlü yerini dolduracak bir keman bulamaması üzerine, bu dünyaya kendini bağlayan bir şey kalmadığına karar verir. Fakat aklına gelen hiçbir intihar çeşidini itibarına uygun bulmadığı için, yatağa yatıp ölmeyi beklemekten başka bir çaresi kalmadığını düşünür. Azrail'in teşrif etmesini beklerken geçirdiği 8 gün içinde de tüm hayatı tabir-i caizse, gözlerinin önünden geçer. 
Mutsuz evliliği ve iki çocuğunu, annesini, müzisyen olmaya çalıştığı dönemi ve gençlik aşkı İran'ı tekrar tekrar düşünen Nasser Ali'nin hikayesi, diğer karakterlerin gelecekteki durumlarını göstererek daha da zenginleştirilirken, dolu dolu bir film izlediğinizi hissediyorsunuz gerçekten. Belli bir 'fransızlık' havası da seziliyor filmde elbet, ama bu hikayeyle asıl öne çıktığı hissedilen şey, ülkesinden sürgün yiyen Satrapi'nin eski İran'a duyduğu ve gittikçe attığını belirttiği özlem duygusu.
Sonuç olarak, görselliği, oyuncuları ve konusuyla Satrapi'nin bundan sonraki işlerine karşı ilgimi körükleyen bir film oldu Azrail'i beklerken. Sıkmadan izlenen güzel bir yapım, tavsiye ederim.



Nabokov'un ünlü romanı Cinnet'ten uyarlanmış olan bu 1978 yapımı film, izlenmesi zor ve sabır isteyen bir seyirlik öncelikle söylemem gerekirse. Hermann Hermann adında, Berlin'de çikolata üreticiliği yapan bir adamın Naziliğin yükselişe geçmesiyle hayatının değişmesini ve bunun sonucunda da Hermann'ın da kaçınılmaz olarak farklılaşmasını izliyoruz filmde. 'Aptal sarışın' karısıyla uğraşmak bir yana, bir de fabrikası iflasın eşiğine gelince, Hermann kendi iç dünyasında çokça zaman geçirmeye başlar ve karşımıza hayli ilginç bir film geliyor. Yönetmeni Fassbinder'in İngilizce çektiği bu filmin başrolünde Dirk Bogarde oynuyor. Film müziklerinin de bayağı güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Her ne kadar başarılı olsa da, herkesin zevklerine hitap etmeyecek bir film Cinnet, festivalden ayrılırken karşılaştığım hoşnutsuz suratların çokluğundan yola çıkarak, seyircileri böldüğünü söylemek yanlış olmaz.


Bollywood: Aşk Hikayelerinin En Güzeli

İşte zamanın nasıl geçtiğini anlamadan izlediğiniz bir film daha. Her ne kadar çok beğensem ve eğlenerek izlesem de, çeşitli Bollywood filmlerinin yetenekli bir grup tarafından montajlanmasından daha ötesi var mı bu filmde, hala karar veremiyorum. Bir belgesel sayılması için yeterince söyleşi görüntüsü içermediğini düşünsem de; filmin, dünyayı kasıp kavuran bu aşk hikayelerini, dansı, müziği ve tüm Bollywood endüstrüsini de başarılı bir şekilde anlatmadığını söylersem, haksızlık yapmış olurum.
Raj Kapoor'dan Aishwarya Rai'ye, Amitabh Bachchan ve Shah Rukh Khan gibi Bollywood'un en çok tanınan isimlerini ve filmlerin kesitleri gördüğümüz bu filmi, yerinde sabit dururken izlemek çok zor. O kadar müzik ve dansı izlerken istemsiz olarak ritm tuttuğunuzu fark ederseniz şaşırmayın. 
"Bollywood'da olup olabilecek her türlü durum için bir şarkı yazılmıştır." lafının doğruluğunu bir kez daha gördüğümüz, bir yandan da Bollywood'un zamanla gösterdiği modernleşmeye de tanıklık ettiğimiz 81 dakikalık bu filmin seyircilerini gülümsettiğine şüphe yok. Önceden bu çılgınlığa adım atmadınızsa da, şimdi sırasıdır derim. 'Bollywood 101' gibi görebilirsiniz bu filmi, başlangıç için iyi bir adım. Tanıdıklara da hoş bir sürpriz.

P-047

Tamam kabul ediyorum, ben bu filmi anlamadım. Neresinden tutayım da bir şekle sokayım bilemedim. Belki bir-iki kere daha izlersem, o vakit güzelce karar verebilirim ama, bir kere izlemek yetmedi bana. Ama bu demek değil ki filmi beğenmedim; aksine, çok farklı ve ilginç buldum. Görüntülere ve hikayeye bayıldım. Hayal gücünün insanın dünyasına etkisi, hafızamızdan çıkabilecek tekinsiz hikayeler ve muhtemelen benim yakalamada başarısız olduğum bir sürü şey var bu filmde. Ve bunların hepsi de toplanıp, iki tane sıradan karakterde birleşiyor. Sessiz çilingir Lek ve genç yazar Kong. 
Filmin başlangıcından itibaren ikili, başkalarının evlerine girip birkaç saatliğine ziyaret ettikleri mülklerin sahiplerinin nasıl bir yaşantısı var, bunu anlamaya çalışıyorlar. Bir nevi, yaşamlarını 'ödün-ç-alıyorlar'. Fakat film yalnızca bu şekilde ilerlemiyor; bir süre sonra ne uğradığımıza şaşırıyoruz çünkü hikaye resmen ters-yüz oluyor. Ne olduğunu bilmeden gözlerini hastanede açan Lek'e, hemşireler Kong diye seslenince, ipin ucu kaçıyor biraz takdir edersiniz..
Şaşırtıcı hikayesi kadar zaman zaman hayranlık uyandıran fotografik görüntüleri de filmi çekici kılan unsurlardan, ayrıca oyunculuklar da gayet başarılı. "Kimlik" arayışının gördüğüm en ilginç yorumlarından biri olan bu filmi izledikten sonra Tayland sinemasını merak etmedim dersem, yalan olur.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Festivalde Bir Canavar Vol.1

İKSV'nin düzenlediği 31. Film Festivali dün itibariyle sona erdi. Bir sinemasever olarak festivalden bolca zıkkımlanmanın sevincini yaşamaktayım. Her ne kadar biletler yavaş yavaş astronomik fiyalara ulaşıyor (bir "festival" için konuşuyorum) olsa da, programı ve bütçemi uydurabildiğim kadar filme gitmeye çalıştım ben de. Bu sene çok fazla güzel film vardı, seçimi bir dert; sonra beğendiklerine bilet bulmak ayrı bir dertti ama sabah 6'da Atlas'ın önüne gitmenin avantajıyla -sırada 1. olmak- gitmek istediğim 20 filmden 18'ine bilet almayı başardım. Evet, sıranın başında, muhtemelen o gün İstanbul'da ilk bilet alan insan olmama rağmen.. Lale Kart'lılar yine boş yer bırakmamış, silmiş süpürmüş biletleri. Aynı şeyi Filmekimi'nde de yaşadığımızdan küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek işten bile değildi.
Neyse ne, Les Infidéles ve Zeki Demirkubuz'un son filmi Yeraltı'nı kaçırsam da, bilet aldığım 18 filmin gidebildiğim 16'sından kısaca bahsetmek istiyorum.


Piyanist (2001) ve Beyaz Bant (2009) gibi filmlerde Michael Haneke'yle birlikte çalışmış olan Markus Schleinzer'in ilk uzun metrajlı filmi Michael, adından da anlaşılacağı üzere Michael isimli bir karakter üzerinden ilerliyor. Donuk bir ofis çalışanı olan Michael'ın, kaçırdığı Wolfgang adlı 10 yaşında bir çocuğu son 5 aydır evinin bodrumunda sakladığını görüyoruz. Günlük rutini tamamlayıp eve döndüğünde ve tüm panjurları indirdiğinde dışarı çıkmasına izin verdiği Wolfgang'la birlikte yemek yiyor, bulaşıkları yıkıyor, televizyon izliyor, bazen de oyun oynuyorlar. Saat 9'u vurduğunda da Wolfgang bodrumdaki odasına geri dönüyor, Michael da onun ardından..
Pedofil olduğunu anladığımız Michael'ın Wolfgang'le yaşadığı herhangi bir cinsel sahnenin gösterilmemesine rağmen, bilincin verdiği rahatsızlık tüm film boyunca insanı diken üstünde tutuyor. Çekimlerin sadeliği ve soğukluğu; hikayenin de hiçbir yorum getirmeden sadece durumu gösteriyor olması olayın "gerçekçiliğini" arttırıyor. (Ki filmin de gerçek bir olaydan esinlenilerek yapılmış olduğunu belirteyim.)
Filmin başından itibaren son 5 ayda yaşadıklarına karşı bir kanıksama geliştirmiş gibi görünen Wolfgang'ı oynayan David Rauchenberg da yaşına rağmen harika performansıyla şaşırtıyor. Sonuç olarak karşımıza başarılı ama son derece rahatsız edici bir film ortaya çıkıyor.
Festivalde gittiğim ilk film olmasıyla daha baştan moralimi altüst ettiğinden, "geri kalan filmlerim bu kadar nahoş hissettirmesin lütfen" düşüncesini kafama yerleştiren bir film oldu Michael..


So Yong Kim'in yönetmenliğini üstlendiği, Little Miss Sunshine (2006) ve There Will Be Blood (2007) gibi filmlerden hatırlayacağınız Paul Dano'nun başrolünü oynadığı For Ellen filmi, 20'lerinin sonunda olan başarısız bir müzisyenin boşanma işlemlerini tamamlamak için kasabasına dönmesiyle başlıyor. Boşanmayla birlikte 6 yaşındaki kızı Ellen'ın velayetini de kaybedeceğini öğrenen Joby'nin kızını kaybetmemek için verdiği uğraşı, bu arada da içsel bir kırılma yaşamasını izliyoruz. Daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen kaybetmek istemediği kızıyla görüşebilmek için özgüven sorunları yaşayan avukatı Fred'in yardımını isteyen Juby bir yandan da kendi kurduğu müzik grubundan atılmanın verdiği şoku yaşıyor. Film boyunca yağan kar ve sıkıntılı ruh hali Juby'nin iç dünyasından bir parça görüyormuşuz gibi hissettiriyor.
Zaman zaman bir filmden çok herhangi birinin hayatından gösterilen bir parça gibi hissettiren For Ellen filmi, şüphesiz her seyirciye çekici gelecek bir film değil yavaş ilerlemesini de göz önünde bulundurursak. Ama Paul Dano'yu hardcore bir rocker'ı canlandırırken görmenin keyfi de bir ayrı ne söyleyeyim..



Ağır olacağı tahmin edilebilir bir filmdi bu, sonuçta Faust'tan bahsediyoruz. 2 saat 15 dakikalık süresi boyunca bir diyalogun ya da monologun olmadığı çok az sahnenin bulunmasına rağmen, zaman zaman tiyatrovari bir hale bürünen bir film hakkında en beğendiğim şeylerden biri, setti hiç şüphesiz. Sürekli bir yerlere giden, durduğu yerde durmayan Doktor Faust ve hiç durmayan çenesini takip etmeye çalışırken insan biraz ambale olabiliyor. Bu duruma bir de setin (özellikle Faust'un evi ve kasabanın dar sokakları) yarattığı sıkışmışlık hissiyatı da eklenince mizansenin yoğunluğu etkileyici bir hale geliyor.
Asıl kitabı okumamış ama hikayesinden haberdar biri olarak, filmi başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ama orjinaline ne kadar sadık kalınmış, ne tür şeyler değiştirilmiş bir fikrim yok tabii. Sonuçta bu film bir uyarlamadan çok, Faust'a farklı bir yorum getiren yönetmen Aleksandr Sokurov'un kaleminden çıkmış .
En azından görsel açıdan son derece etkileyici bir versiyon olduğunu belirtmek lazım. Faust'un izleyicisinden sabır isteyen bir film olduğuna şüphe yok ama eğer yerinizde durabilirseniz, etkileyici bir filmin sizi bekliyor.




Ken Russell'ın 1970 yapımı filmi, ünlü Rus besteci Tchaikovsky'nin Antonina Milyukova ile "hayırsız" evliliği ve bunun ardından yaşadıkları üzerinde duruyor. Bir seks bağımlısının yanısıra hafiften üşütük de olan Nina'yı mutlu edemeyen ve eşcinsel dürtülerine ket vurmaya çalışmaktan kendi sinirlerini iyice bozup karısından da gittikçe uzaklaşan Tchaikovski bestelerine gömülüyor. Bu da biz seyirciler için bir müzik ziyafeti demek. Sonunda evini de terk eden Tchaikovski soluğu bir hayranı olan Madame Nadedja Von Meck'in küçük "şatosunda" alıyor, zira Madame'ın da besteciye müziği yoluyla delicesine aşık olduğu onca yıldan sonra ikili yüzlerini kere bile görmeyecek şekilde aynı evde yaşamaya başlıyorlar.
Sadece Tchaikovski'nin değil pek çok bestecinin müziğini dinleme şansı duyduğumuz film, Richard Chamberlain ve Glenda Jackson gibi döneminin çok başarılı oyuncularına yer veriyor. Geçtiği dönemin gösterişini ve rengini son derece başarılı yansıtan film felaketlerle sonuçlanan bir hikayeyle izleyiclere göz ve kulak ziyafeti sunuyor.


Bu festivalde muhtemelen izlediğim en eğlenceli film olan Priscilla, Çöller Kraliçesi Stephen Elliot'ın yönetmenliğini yaptığı 1994 yapımı bir komedi/müzikal/dram. Film iki "drag queen" ve bir transeksüelin Avustralya çöllerinde bir yerdeki bir casinoyu ararken geçirdikleri yolculuğu anlatıyor. Hugo Weaving, Guy Pearce ve Terence Stamp'in başrolleri paylaştığı bu son derece eğlenceli film, gerek sahne kostümleri, gerek bol bol duyduğumuz ABBA ve Gloria Gaynor şarkıları, gerek üçlünün kullandığı eflatun karavanıyla iyi vakit geçirmek için ideal bir film. Drag queen müessesesine mizahi bir açıdan yaklaşmayı becerirken bir yandan da insanların böyle bir 'aşırılığa' verdikleri tepkiye dikkat çekmesiyle de öne çıkan film, yer yer derinleşen yer yer sığlaşan sohbetlerin ve 'insan bilmediğinden korkar' lafının kuluçkası işlevini görüyor. Kısa kesmek gerekirse, iyi vakit geçirmek istiyorsanız bu filmi izleyin derim.



Baz Luhrman'ın muhtemelen en iyi filmi olan 2001 yapımı Moulin Rouge, 'nostalji yapmak sebebiyle' gittiğim festival filmimdi. Müzikallere bayılan biri olarak herhalde 5 kere izlemiş olmama rağmen beyazperdede görme şansını kaçırmak istemedim ve bir kere daha bu cümbüşe adım attım.
Nicole Kidman ve Ewan McGregor'ın başrolleri paylaştığı bu müzikal, 20. yüzyıla girmenin eşiğinde olan Paris'te geçiyor. Hikayemiz, büyük hayallerle Paris'e gelmiş olan beş parasız şair/yazar Christian'ın tesadüfler ve yanlış anlaşılmalar sonucu Moulin Rouge adlı gece kulübü/genelevin yıldızı olan Satine'e aşık olmasını anlatır. Fakat Satine'in Moulin Rouge'un bir sonraki büyük gösterisi için yatırım yapan Dük'le 'ilgilenmek' gibi bir sorumluluğu vardır. Bohem devriminin tavan yaptığı bu dönemde kafesine hapsolmuş güzel Satine ve Christian engellere rağmen aşklarına devam edebilecek mi; şarkılarda söyledikleri gibi 'özgürlük, gerçek, güzellik ve aşk' kazanacak mı?
Oyunculukları kadar şarkıları ve danslarıyla da göz dolduran bu filmin en büyük kozlarından biri, şarkıların pop kültürünün en bilinen şarkılarının karışımından oluşturulması büyük ihtimalle. Queen, Nirvana, Whitney Housten, Kiss, the Beatles, U2 ve pek çok daha grup ve sanatçıların şarkılarının 'mash up' yapıldığı ve hikayenin gidişatına mükemmel bir şekilde uydurulduğu film, müziklere eşlik ettiğinizde ayrı bir güzel geçiyor.

***Priscilla ve Moulin Rouge'a art arda gidilen günün sonucunda aylık müzik ve eğlence kotasını doldurmanın verdiği sevinci yaşamak da ayrı bir güzel geliyor.