9 Kasım 2011 Çarşamba

Midnight in Paris: Tek eksiğimiz Chaplin olsun

Yönetmen: Woody Allen
Yazar: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Kathy Bates
Yapım Yılı: 2011
Süre: 94 dk.
Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca
Imdb puanı: 7.9
Benim puanım: 7.5

Paris'in büyüleyici bir şehir olduğunu oraya gitmemiş olanlar bile bir şekilde 'bilirler'.Woody Allen gibi dahi bir yönetmenin elinden bu sırlarla dolu, ışıltılı şehri izlemekse, gününüzü aydınlatan şeylerden biri olacaktır. Hele o an Paris'e gitmenizi istetecek manzaralar kadar zekice yazılmış, bol diyaloglara da kredi veriyorsanız, Midnight In Paris, tadından yenmez.

Film başlarken uzuuuun bir manzaralar silsilesiyle tanıştırıyor bizi usta yönetmen. Barcelona Barcelona'daki gibi iç çektiren görüntüleri hatırlatan bu kısım, bir izleyici olarak bize Paris'i bir gündeki halleriyle tanıtmış oluyor. Sabah Paris, öğlen Paris, yağmurda Paris, akşam üzeri Paris ve gece Paris... Sonra da beklediğimiz an, yani filmde genellikle Woody Allen'ın üstlendiği, filmin geveze karakterinin konuşması geliyor. Evet, bu ses Woody Allen'a değil, Owen Wilson'a ait. Evet, ben aslında Owen Wilson'dan hiç hoşlanmam. Ama film ne yapıyor ediyor, inandırıcı kılıyor bu adamı benim için. Adı Gil olan bu karakteri bir buçuk saat boyunca Owen Wilson olarak değil de, Hollywood'un yaratıcılığa prim vermeyen ortamından kaçmaya çalışıp kendi başına bir şeyler becermeye uğraşan, yağmur altında ıslanarak Paris sokaklarını arşınlamaktan çekinmeyen son derece romantik ve nostaljik kafada bir adam olarak görebiliyorum. Daha filmin başından itibaren birbirleri için doğru seçim olmadıklarını anladığımız realist/pragmatik nişanlısını da Rachel McAdams canlandırmakta. Gil'i kendi mükemmeliyet çerçevesinde düzeltmeye çalışan, onunla vakit geçirmektense kendini beğenmiş, 'göstermelik entel' arkadaşının (ki tur rehberiyle yaptığı tartışmada beni benden almıştı) şişinerek yaptığı fikir beyanlarını dinlemeyi tercih eden Inez'le alakalı hoşuma giden tek şey, adı diyebilirim.


Nitekim, kendisi için son derece rahatsız geçen bir gecenin ardından Gil, malum grupla dansa gitmek yerine otele dönmeye karar veriyor. Sarhoş olmak + yolu doğru düzgün bilmemek = kaybolmak formülüyle Fransa'nın ücra köşelerinden birine ulaşan Gil'in büyülü masalı, normallerinin aksine saatin 12'ye vurmasıyla başlıyor.. Klasik bir Peugeot'un içinden çıkan bir parti grubunun kendisini arabaya çağırmasıyla Gil, hayatının yolculuğuna çıkmış oluyor aslında. Gittiği partide 1920'lerden fırlamış gibi giyinen insanların haline, fonda Cole Porter'a acayip derecede benzeyen bir adamın piyano başında söylediği Let's Fall In Love şarkısının olmasına şaşkın şaşkın bakınan Gil'in tanıştığı ilk adam da Scott Fitzgerald çıkınca, kahramanımız her zaman yaşamayı hayal ettiği kendi "Golden Age'i" olan döneme geldiğini anlar. Eh, Hemingway'le kankaya bağlayıp yazdığın roman hakkında fikirler alacak, Gertrude Stein ve Picasso ve başta olmak üzere o dönemin en ünlü sanatçılarıyla oturup sohbet edecek kıvama gelince, kim geri dönmek ister sorarım size. Uzun ağızlıklı sigaraları ve tüylü başlıklarıyla arz-ı endâm edem kadınların cazibesinden bahsetmiyorum bile.. (Bahsedersem fazla spoiler'a girip, filmi izlemenize sebep bırakmayacağım, onu farkettim..)


Hikayesinde resmi geçit yapan büyük sanatçıların yanında, ünlü oyuncuların da resmi geçit yaptığı bu filmin ( ki özellikle Adrien Brody'nin Dali canlandırmasına hayran kaldığımı söylemeliyim ) eğlenceli diyaloglarla ve özellikle 20'lere gittiğimizde aşmış bir güzelliğe erişen Paris görüntüleriyle izleyicileri etkileyeceği bariz bir durum. Bana kendi halimi hatırlatıp beni buruk bir şekilde gülümseten ise, filmin sonlarına doğru farkettiğimiz 'kimsenin yaşadığı dönemden memnun olamaması' fikri, ve herkesin aslında yaşamak istediği başka bir dönem hayal etmesiydi. Filmdeki ana çatışmayı yaratanın da bu konu olduğunu düşünürsek, Belle Epouqe döneminden bir adamın çıkıp "Şimdiki nesilde de hiç hayal gücü yok." demesi hiçbir çağın, içinde yaşayanlar için yeterli olmayacağını anlatmanın en bariz şekli olsa gerek.


Daha fazla melankoliğe bağlamadan toparlamak gerekirse, Midnight in Paris kullanılan müzikler, yazılan diyaloglar ve salya akıttıran görüntüleri ve gülümseten hikayesiyle yalnızca Allen severleri değil, romantik komedi severleri de memnun edecek bir yapım. O fantastik dünyaya adım atmak istediğiniz sürece, sona nasıl bağlanmış nerden bağlanmış çok da kafaya takmadan, zevkini çıkarabileceğiniz bir "yağmurda-da-Paris-bir-başka-güzel" filmi bu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder