20 Ekim 2011 Perşembe

Restless: Ölümü Prova Etmek

Yönetmen: Gus van Sant
Yazar: Jason Lew
Oyuncular: Mia Wasikowska, Henry Hopper
Yapım yılı: 2011
Süre: 91 dk.

Dil: İngilizce
Imdb puanı: 6.7


Aslında 4 saat boyunca aç biilaç sırada beklemenin, onca beklentinin ardından benim adıma tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı Filmekimi. 10 filme gitmek isterken yalnızca 4'üne bilet bulabilmiştim 'Lale'liler yüzünden. Gus van Sant'in Restless filmi de bunlardan biriydi. Festivalde gittiğim son film olması büyük önem ifade ediyordu benim için çünkü benim açımdan gayet kısa geçen 2011 Filmekimi'nin damağımda hoş bir tat bırakmasını istiyordum. Eh, yönetmen koltuğunda Gus van Sant oturduğundan beklentiler de yükseliyor doğal olarak...

Öncelikle, Restless'ın alıştığımız türde bir Gus van Sant filmi olmadığını söylemeliyim. Diyalogsuz geçen sekansların ya da uzun yürüyüşlerin olduğu ağır ilerleyen bir film yok karşımızda. Good Will Hunting ya da Milk gibi daha akıcı olmasına, hatta afişlerinde ve fragmanlarında özellikle bu filmlerin üzerinden bir 'tanınmışlıkla' lanse edilmesine rağmen, kesinlikle bir “Hollywood” filmi değil. Sade ve sakince ilerleyen bağımsız bir aşk filmi bu.

Gus van Sant'in "farklı ve sorunlu" gençlerin hikayelerini anlatmayı sevdiğini biliyoruz, Restless'ta da bu durum değişmemiş zira. Ailesini kendisinin de içinde olduğu trajik bir araba kazasında kaybetmiş, kendisi de 3 ay boyunca komada kaldıktan sonra kılpayı kurtulmuş olan Enoch, ölümü fena derecede takıntı haline getirmiş olan 20'lerin başlarında olduğunu tahmin ettiğim bir genç. Tanımadığı insanların cenazelerine katılıyor, sokağa yatıp tebeşirle kaza yerlerinde ölülere yapıldığı gibi vücudunun etrafını tebeşirle çiziyor. Tabii II. dünya savaşında 'çarpışmış' olan hayalet kamikaze arkadaşı Hiroshi'yle amiral battı oynadığını da unutmamak lazım. Birlikte yaşadığı teyzesinin çağrılarına kulak asmayarak kendini bir nevi ölüm duvarıyla çevrelemiş olan Enoch, yine tanımadığı birinin cenazesine gittiğinde Annabel'le tanışır. Annabel, daha sonra Enoch tarafından tanıştırıldığı Hiroshi'nin deyimiyle 'erkek gibi giyinen', kısa saçlı, doğal bir güzelliğe sahip ilginç bir kızdır. Onun ilgi alanı olan kuşlar da, aslında Annabel'in özgürlüğe olan özlemini anlatmaktadır çünkü Annabel'in de dediği gibi su kuşları hem suda hem karada hem de havada yollarına devam edebilir, asla durdurulamazlar.

Kısa zamanda birlikte zaman geçirmeye başlayan bu iki genç, aynı gözlüklerin ardından baktıklarını fark ederler hayata. Arkadaşlıkları gelişir. Sırlar açıklanır. Enoch ailesini nasıl kaybettiğini anlatır, Annabel de beyin tümörü sebebiyle 3 aylık ömrü kaldığını söyler Enoch'a. O an fark ederiz ki, Enoch'un yarattığı duvar aslında hala ölümle çevrilidir. Bu yüzden, Annabel'e yolun sonuna kadar ona eşlik etmek istediğini söylediğinde şaşırdığımı pek söyleyemeyeceğim. Birbirlerine aşık olmalarının ve geçirdikleri eğlenceli ve güzel günlerin ardından 3 ayın sonuna yaklaşıldıkça Annabel'i kaybetme korkusu Enoch'u ne yapacağını bilemez hale getirir. İlişkilerinin başlarında teypten çalan fon müziği ve ellerindeki senaryoya doldurdukları klişe cümlelerle  Annabel'in ölüm sahnesini prova ederlerken adeta nanik yaptıkları günün gerçeğe dönüşmesi, bunun aslında bir oyun olmadığını hatırlatır. Hem bize, hem de Enoch'a.Yaklaşan ölümle birlikte geçmiş kayıplarını tekrardan hatırlayan Enoch, teyzesiyle yaptığı bir tartışmada ölüme olan takıntısının asıl sebebini anlamamızı sağlar. 3 ay boyunca komadayken cenazesi yapılan ailesine hoşçakal diyememenin acısı içinde, başkalarının cenazelerinde teselli arayan biri olmuştur.

Annabel'in sessiz sedasız ölümünden sonra cenazesinde bir konuşma yapmak için Annabel'in ablasından izin ister Enoch. Ağlamak ya da sadece konuşmaktansa Annabel'le geçirdiği zamanları hatırladığında yüzünde bir gülümseme oluşur. Filmin son sahnesi olan bu gülümseme, sonunda bir sevdiğine düzgünce veda edebilmenin huzurunu anlatır bizlere..


Önceden de dediğim gibi alışkın olduğumuz bir Gus van Sant filmi değil Restless. Gus van Sant'in en iyi filmlerinden biri de değil aslında. Bilindik bir konuya ve yer yer klişelere sahip ama ustaca çekilmiş, kendini izlettirebilen bir film. Alice in Wonderland'den beri bolca görmeye alıştığımız Mia Wasikowska'nın canlandırdığı karakter gibi sade ve şık oyunculuğu ve ilk sinema filmi için fena bir iş çıkarmayan Henry Hopper'la kimyalarının tutması filmi güzel kılan yönlerden biri elbette. Filmekimi'nde gitmek isteyeceğiniz son film olmaz muhtemelen, tekrar izlemek istemeyebilirsiniz bile, Gus van Sant denince de aklınıza gelecek bir film değil ama izlerken şikayet etmeyeceğiniz ve (ne kadar duygusal olduğunuza bağlı bu) yer yer gözlerinizi doldurabilecek sevimli bir veda filmi olduğuna şüphe yok :)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder